Mağduriyet Edebiyatının Çöküşü
![Metin Kutusu: ﴿وَقَالَتۡ أُولَىٰهُمۡ لِأُخۡرَىٰهُمۡ فَمَا كَانَ لَكُمۡ عَلَیۡنَا مِن فَضۡلࣲ فَذُوقُوا۟ ٱلۡعَذَابَ بِمَا كُنتُمۡ تَكۡسِبُونَ﴾ [الأعراف ٣٩]](file:///C:/Users/DrMur/AppData/Local/Temp/msohtmlclip1/01/clip_image001.png)
Bazen
fırtınalı bir denizde irademizin pusulasını bir başkasına devretmenin,
sorumluluktan kaçan o konforlu limanına sığınmak isteriz. Bununla birlikte
A‘râf sûresi 39. ayetin sarsıcı iklimine girdiğimizde, “Ben sadece uydum.”
mazeretinin mahşer günü ne kadar hükümsüz kalacağını görüyoruz. Bu hafta,
kalabalığın içinde yürümenin bizi masum kılıp kılmayacağı sorusuna dair temel
öngörümüz, dünyevi hiyerarşilerin ilâhî terazi karşısında nasıl buharlaştığı
gerçeğiyle birleşiyor. “Körü körüne bağlılık” olarak kodlanan o tehlikeli
aidiyetin aslında bir mağduriyet değil, iradeyi herhangi bir otoriteye teslim
eden bilinçli bir “suç ortaklığı” olduğu yönündeki tespitimiz, Kur’ân’ın
sarsıcı sahnesiyle mühürleniyor. İnsan, iradesini kime rehine verirse versin,
nihayetinde kendi tercihinin sahibidir ve bu tercihin ahiretteki yankısı, zerre
kadar bir imtiyaza yer bırakmayacaktır.
Cehennemde
Dünyevi Otoritenin Çöküşü
Dünyada inkâra (batıl din ve ideolojilere)
çağıranın da çağrıya koşanın da cehennemde bir üstünlüğü olmayacaktır. Suça
iştirak, iradesiyle o harama koşan failin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Kur'an, bu bağlamda mağduriyet edebiyatını çürütür şekilde “takipçi-lider”
ilişkisinin metafizik sonunu şöyle ilan eder: “Öncekiler sonrakilere, ‘Sizin
bizim üzerimizde herhangi bir üstünlüğünüz yoktu. O hâlde kazandığınız şeyler
yüzünden azabı tadın.’ der.” (el-A`râf 7/39). Bu ayette dünyada üstünlük
iddiasıyla hiyerarşi kuranların ahirette eşitlenmesi, kurtarıcı sanılan
liderlerin kurtaramaması ve büyütülen otoritenin “min fadlin (مِنْ فَضْلٍ)” vurgusuyla zerre üstünlüğe bile sahip olmadığının ilan
edilmesi şeklinde üç aşamalı bir ters yüz oluş tasvir edilir. Söz konusu
vurgudaki “min”, Arap dilinde nefyi pekiştiren bir edattır ve ayette iki grup
arasında ayrıcalığın bulunmadığını kesin olarak ifade eder.
Takip
Etmek Sorumluluktan Kurtarmaz
Sosyolojik bir perspektiften bakıldığında
tıpkı Mâlik b. Nebî’nin (1905-1973) belirttiği gibi sömürü yalnızca dış
zorlamayla değil, sömürülmeye zemin hazırlayan iradî ve zihninsel tercihlerle
de mümkün hâle gelir.[1] Yukarıdaki ayette
(el-A`râf 7/39) söz edilen “takip edenlerin” hazır bulunuşluğu, inkâra
çağıranların psikolojik olarak cesaretini artırmış olabilir; ancak bu durum her
iki kesim mensuplarının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Öncekiler, “Madem bu
kadar adam bizi takip ediyor, demek ki doğru şeyler söylüyor ve yapıyoruz.”
demişlerdir. Ayetteki “O hâlde kazandığınız şeyler yüzünden azabı tadın.”
Cümlesi, sonrakiler de yüce Allah tarafından da söylenmiş olabilir. “Kıyamet
günü (kâfirlerle) Allah onlarla konuşmayacak.” (Âl-i İmrân 3/77) ayetinin
tüm inkârcıları kapsadığı görüşü esas alınırsa söz konusu cümleyi cehennem
melekleri de söylemiş kabul edilebilir. Cümleyi “öncekiler” söylediyse
muhatapları “sonrakiler” olur. Yüce Allah ya da melekler söylediyse
ifade hem öncekileri hem de sonrakileri kapsar. Yani şirk ve yalanlama
sebebiyle kazandıkları şeyler yüzünden azaba uğrayacaklardır. Ayetteki “kazandıkları”
ifadesi, inkârcıların ahirette karşılaştıkları kötü durumun, bir intikam değil,
batıl konusunda ortaya koydukları iradenin sonucu olduğunu gösterir. Cehennemde
tartışmaları verilen inkârcıların aralarında bir üstünlük olmadığının
belirtilmesinden hemen sonra “azabı tadın (فذوقوا)” denilmesi, azabın çabucak
onlara ulaştığına işaret eder.
Ateşte
Ayrıcalık Yok
Peki, kâfirler cehennemde en alt tabakada
yer alan münafıklardan (en-Nisâ 4/145) üstün değiller mi? Ayetteki (el-A`râf
7/39) tartışmada münafıklar yer almadığı için kâfirlerin ateşte birbirlerine
üstün olmadığının anlatıldığı söylenebilir. Bu kâfirler, orada kendi dertlerine
düştüklerinden münafıkların başına ne geldiğini düşünüp teselli bulacak hâlde
değillerdir. Cehennemde inkârcıların hiçbir türünün; inkâr iradesi, sorumluluk
ve mazeret öne sürememe bakımından ayrıcalığı bulunmayacaktır.
Sonuç
Nihayetinde
A‘râf 39’un sunduğu bu dehşetli manzara, sorumluluğu başkasına yükleyerek
rahatlama yanılgısını yerle bir eden bir ibret levhasıdır. Mahşerin o dürüst
aynasında dünyada büyütülen otoritelerin “min fadlin (zerre üstünlük
yok)” gerçeğiyle nasıl sıfırlandığını ve her ruhun kendi iradesiyle ördüğü “kesb”[2]
düğümleriyle baş başa kaldığını gördük. Bu analizimiz, literatürdeki “sömürülmeye
elverişlilik” tartışmalarına bir şerh düşerken, sınırlı insan mazeretlerinin
mutlak adalet karşısında ne kadar cılız kaldığını kanıtlamaktadır. Günümüz
insanı için mesaj açıktır; vicdanın sesini kalabalıkların gürültüsüne kurban
etmeyenler, yarın gölgeler çekildiğinde yalnız kalmaktan korkmayacaklardır.
Anahtar Kelimeler: Tefsir, Sorumluluk, İrade, Otorite, Asabiyet.
[1] Mâlik b. Nebî, Vichetü’l-ʿâlemi’l-İslâmî
(Dımaşk: Dârü’l-Fikr li’t-Tabaâ ve’t-Tevzi` ve’n-Neşr, 1986), 92.
[2] İnsanın
kendi iradesiyle gerçekleştirdiği fiillerin ortaya çıkışında onun rolünü ve
etkisini ifade eden kavram.