Kibirle Başlayan Yol, Yüzleşmeyle Biten Akıbet
![Metin Kutusu: ﴿وَٱلَّذِینَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔایَـٰتِنَا وَٱسۡتَكۡبَرُوا۟ عَنۡهَاۤ أُو۟لَـٰۤىِٕكَ أَصۡحَـٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِیهَا خَـٰلِدُونَ﴾ [الأعراف ٣٦]
﴿فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَوۡ كَذَّبَ بِـَٔایَـٰتِهِۦۤۚ أُو۟لَـٰۤىِٕكَ یَنَالُهُمۡ نَصِیبُهُم مِّنَ ٱلۡكِتَـٰبِۖ حَتَّىٰۤ إِذَا جَاۤءَتۡهُمۡ رُسُلُنَا یَتَوَفَّوۡنَهُمۡ قَالُوۤا۟ أَیۡنَ مَا كُنتُمۡ تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِۖ قَالُوا۟ ضَلُّوا۟ عَنَّا وَشَهِدُوا۟ عَلَىٰۤ أَنفُسِهِمۡ أَنَّهُمۡ كَانُوا۟ كَـٰفِرِینَ﴾ [الأعراف ٣٧]](file:///C:/Users/DrMur/AppData/Local/Temp/msohtmlclip1/01/clip_image001.png)
İnsan bazen hakikati bilmediği için
değil, ona boyun eğmek istemediği için ondan uzaklaşır. A‘râf sûresinin 36. ve
37. ayetleri, inkârın ve kibrin sadece kalpteki bir düşünce değil, bilinçli bir
hayat tercihi olduğunu hatırlatarak bu kırılma noktasına işaret eder. Bu yazı,
ayetleri yalanlamanın Kur’an’da neden “zulüm” olarak nitelendirildiğini ve
insana dünyada mühlet tanınsa dahi bunun nihayetinde nasıl bir yüzleşmeye yol
açtığını ele alacaktır. Yazının vardığı sonuç ise inkârın çoğu zaman delil
yetersizliğinden değil, tercih edilen bir yaşam tarzını meşrulaştırma
arzusundan beslendiğini ortaya koyacaktır.
Şeytanî
Bir Miras Olarak Büyüklenme
Tekzib ve istikbâr, bireysel bir ahlâk
kusuru olarak kalmaz; hak, insan ve adalet algısını toplumsal ölçekte çarpıtan
bir karakter üretir. Bu durum, insanın dünyadaki tercihlerini olduğu kadar
ahiretteki akıbetini de belirler: Kişi, dünyada ne ekerse ahirette onu biçer.
Kibirli şeytanın izinden gidenlerin, hakikati yalanlayıp ona karşı büyüklük
taslamayı bir duruş hâline getirenlerin dolayısıyla fıtratına yabancılaşanların
sonu da bu yüzden hayırlı olmayacaktır. Nitekim Kur’ân bu sürekliliği açıkça
bildirir: “Ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar, işte
onlar ateş halkıdır. Onlar orada ebedî kalıcıdır.” (el-A`râf 7/36). Ayette
cehennemlik olanların yalanlama ve kibirlenme fiilleri özellikle
vurgulandığından, bu niteliklerden uzak olan fasık kimselerin cehennemde ebedî
kalmayacağı sonucuna varanlar olmuştur. Ayette cehennemin ebedî bir mekân
olduğu değil, oraya girenlerin ebedî kalacağı vurgulanarak azabın şiddeti daha
da pekiştirilmektedir. Onlar için “ateşe girenler” yerine “ateş halkıdır”
denilmesi, inkârcılarla ateş arasında kalıcı bir “aidiyet” ilişkisi kurar.
Allah’a
İftira: Zulmün En Ağır Biçimi
Yüce Allah’ın söylemediğini O’na isnat
eden, söylediklerini ise inkâr eden, inkâr sonucu oluşan boşluğu batıl inanç ve
pratiklerle dolduran; dinde delilsiz konuşan, helal ve haram üreten, insanları
yanıltıcı bir dil kullanan zalimler, dünyada kendileri için takdir edilmiş
rızık ve süreden mahrum bırakılmayacaktır: “Öyleyse Allah'a yalan iftira
edenden yahut ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? İşte onlara yazgıdan
nasipleri erişecektir. Nihayet onlara elçilerimiz geldiği zaman canlarını
alırlar. ‘Allah'tan başka dua ettikleriniz nerede?’ derler. Onlar da ‘Bizden
kayboldular.’ derler ve kâfir olduklarına dair aleyhlerine şahitlik ederler.”
(el-A`râf 7/37). Ayette yer alan “Allah’a yalan iftira edenden yahut
ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir?” ifadesi, bilgi talebi
içermeyen bir istifham-ı inkârîdir ve “Allah’a oğul, kız ya da ortak nispet
eden kimseden daha zalimi yoktur.” anlamını taşır. Söz konusu iftiraya deizm,
ateizm vb. ne kadar İslam’ın onayından geçmeyecek her türlü inanç telakkisi
dâhildir. Zalimlik kategorisinde ise Allah’a iftira edene ek olarak O’nun
ayetlerini yalanlayanların da eklenmesi, ayetlerin değerini göstermektedir. O
ayetlere uygun bir hayata yaşamayıp o hayat biçimine kaşı bir hayat tarzını
geçerli kılmak için uğraşanlar da zulme sapmış demektir. Kâfirlerin “yazgıdan
nasipleri” dünyada karşılaşmaları takdir edilmiş iyi (nimetlerden
faydalanabilme) ya da kötü durumlar (azap) olabilir. Kastedilen şey, cennetlik
veya cehennemlik olmaları konusunda haklarında verilen hüküm de olabilir. Ayetteki
“yazgı” kelimesine Kur'an ve Levh-i Mahfuz anlamı da verilmiştir; çünkü
ikisi de insanların karşılaşabilecekleri durumlardan söz etmektedir. Yüce
Allah’ın “elçilerimiz” dediği varlıklar, ölüm melekleridir. Yazgıdan bu
meleklerden önce söz edilmesi, söz konusu yazgının dünyayla ilgili olduğunu
göstermektedir. O meleklerin inkârcılara, “Allah'tan başka dua ettikleriniz
nerede?” diye sormaları, onların içine düştükleri acziyeti yüzlerine vuran
bir azarlama mahiyetindedir. İnkârcılar, bu soruyla hem ölüm anında hem de
ahirette yüzleşebilir. Ayette geçen “dua” kelimesine ibadet anlamı da
verilmiştir. Müşriklerin, dua edip yöneldikleri putlar hakkında ölüm anında ya
da ahirette “Bizden kayboldular.” demeleri, inançlarının batıl olduğunu
bizzat tecrübe ettiklerini ifade eder.
Sonuç
Bu
yazı bağlamında ele alınan A‘râf sûresinin 36. ve 37. ayetleri şunu gösteriyor:
Ayetlerle kurulan ilişki, insanın Allah’la kurduğu ilişkinin aynasıdır. Kibirle
ertelenen hakikat, inkârla ötelenen sorumluluk, dünyada karşılıksız kalmaz;
fakat asıl ağırlığını yüzleşme anında yani ahirette hissettirir. Bu yazı,
ayetleri yalanlamanın yalnızca inanç beyanıyla ilgili değil, yaşam biçimiyle
doğrudan bağlantılı olduğunu göstermektedir. Esasında böyle bir okuma, insanın
bugün sıkça sığındığı mazeretleri görünür kılması bakımından öğreticidir. Bize
düşen yarın sorulacak soruyu bugünden sormaktır: Hayatımızı gerçekten ayetler
mi yönlendiriyor, yoksa ayetler yalnızca konuşulup hayat başka yerden mi
kuruluyor?
Anahtar Kelimeler: Tefsir, Kibir, İnkâr, Yalanlama, Ölüm Melekleri, Şahitlik.