Gönül Prangalarından Kurtuluş: Arınmış Bir Varoluşun Metafiziği
![Metin Kutusu: ﴿وَنَزَعۡنَا مَا فِی صُدُورِهِم مِّنۡ غِلࣲّ تَجۡرِی مِن تَحۡتِهِمُ ٱلۡأَنۡهَـٰرُۖ وَقَالُوا۟ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِی هَدَىٰنَا لِهَـٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهۡتَدِیَ لَوۡلَاۤ أَنۡ هَدَىٰنَا ٱللَّهُۖ لَقَدۡ جَاۤءَتۡ رُسُلُ رَبِّنَا بِٱلۡحَقِّۖ وَنُودُوۤا۟ أَن تِلۡكُمُ ٱلۡجَنَّةُ أُورِثۡتُمُوهَا بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ﴾ [الأعراف ٤٣]
Göğüslerinde kinden ne varsa söküp atmışızdır. Altlarından ırmaklar akmaktadır. “Lütfedip bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun, Allah bizi getirmeseydi biz bunu bulamazdık! Rabbimizin elçileri, gerçeği getirmişler (söyledikleri doğruymuş).” dediler. Onlara, “İşte size cennet, yaptıklarınıza karşılık o size miras verildi.” diye seslenildi. (el-A`râf 7/43)](file:///C:/Users/DrMur/AppData/Local/Temp/msohtmlclip1/01/clip_image001.png)
Kur’an-ı Kerim, insan psikolojisine ve ebedî kurtuluşa dair
sunduğu vizyonda, cennet hayatının salt fiziksel bir konfor alanı olmadığını;
aksine, mutlak bir “içsel arınma” ile başlayan ontolojik bir zirve olduğunu
haber verir. İnsanın yeryüzündeki varoluşsal serüveninde sırtına yüklediği en
ağır pranga, fiziksel yorgunluklardan ziyade kalbine gizlediği sinsi
düşmanlıklardır. Tam da bu noktada A`râf sûresi 43. ayet, kusursuz bir
mutluluğun ve arınmış bir sosyalleşmenin temel şartını eşsiz bir tasvirle
ortaya koymaktadır: “Göğüslerinde
kinden ne varsa söküp atmışızdır.” Bu ilahî beyan, insanın sadece
dış dünyada huzur bulmasını değil, iç dünyasındaki karanlığın da bütünüyle
ortadan kaldırılmasını ebedî saadetin ön koşulu (sine qua non) olarak belirler.
“Nez‘a” ve “ Ġill” Kelimelerinin Semantiği
Ayetin dilbilimsel ve kavramsal mimarisine inildiğinde,
ilahî bir cerrahi müdahalenin edebi ihtişamıyla karşılaşırız. Ayette eylemi
ifade eden nezaʿnā (نَزَعْنَا
/ söküp çıkardık, kökünden kopardık) fiili,[1] yüzeysel bir temizliği
değil; kök salmış, dokulara işlemiş bir asalağın yerinden zorla ve kesin bir
biçimde çekilip alınmasını betimler. Sökülüp atılan şey ise ġill (غِلّ / kin) kelimesiyle ifade edilmiştir.
Etimolojik olarak haset anlamına gelen bu kelimenin kin, düşmanlık ve içte
biriken nefret (gizli husumet) anlamına da geldiği söylenmiştir.[2] Dolayısıyla bu kavram,
sevgi ve samimiyetin arasına sızarak ruhu içten içe zehirleyen hastalıklı bir
duyguya işaret eder. Gramer ve belagat açısından nazaʿnā fiilinin mazi (geçmiş
zaman) formunda gelmesi, cennet ehli için bu arınmanın kesinleşmiş bir hakikat
olduğunu gösterirken; kalplerden sökülen yakıcı kin ile hemen ardından
zikredilen “Altlarından
ırmaklar akmaktadır.” ifadesindeki serinlik ve akışkanlık, muazzam
bir zıtlık (tıbak)[3]
sanatı oluşturarak manevi duruluğun görsel bir tablosunu çizer.
Hidayet, İrade
ve Miras
İnsanlar arasındaki rekabet, haset ve statü savaşlarının
yarattığı duygusal kirlilik, dünyevi hayatın en büyük trajedisidir; nitekim
aynı ortamı paylaşıp aynı kalbi paylaşamamak, modern insan ilişkilerinin en
derin krizlerinden biridir. Cennet yalnızca bireysel bir ödül değil, “saf (arı)
sosyallik” alanının inşa edildiği ideal bir toplum modelidir. Bu arınmanın
tarihsel izdüşümü, İslam tarihinin en acı toplumsal kırılmalarından olan Cemel[4] ve Sıffin[5] savaşlarının ardından
görülür. Sahabe arasındaki bu ağır siyasi gerilimlerin akabinde Hz. Ali’nin, “Umarım
ben, Osman (ö. 35/656), Talha (ö. 36/656) ve Zübeyr (ö. 36/656), Allah’ın “Göğüslerinde kinden ne varsa söküp atmışızdır.”
dediği o kimselerden olacağız.”[6] şeklindeki duası,
ahiretteki mutlak barışa duyulan eşsiz bir özlemdir. Ayetin ilerleyen
bölümleri, İslam düşünce tarihindeki en köklü kelamî tartışmalardan birine, “hidayet
ve irade” meselesine nihai bir perspektif sunmaktadır. Cennet ehli ulaştıkları
makamla kibirlenmek yerine, ““Lütfedip bizi buraya getiren Allah’a hamdolsun!” diyerek ontolojik bir tevazu sergilemektedir. Ayetin
bu kısmı, “hidayetin Allah tarafından yaratıldığına” delil olarak sunulmuş ve sorumluluk
doğuran fiillerin sadece insan iradesiyle gerçekleştiğini ileri süren
Kaderiye’ye bir reddiye olarak görülmüştür.[7] Bu çıkarım, Mutezile ve Eş’ari
ekolleri arasındaki irade-lütuf dengesine ışık tutmaktadır. Çağımızın “kendin
başardın” diyen kibirli başarı dilini yerle bir eden bu itiraf, insanın
çabaladığını ancak yolu gösterenin (İlk Neden’in) Allah olduğunu ortaya koyar.
Kulun kendi “ego”sunu ilahî hakikat karşısında erittiği bu makamda eylemler
elbette değersizleştirilmez. Onlara “İşte size cennet, yaptıklarınıza karşılık o size miras verildi.”
diye amelin değerine dikkat çekilerek seslenilir. Nitekim burada
seçilen ûriśtumûhâ (أُورِثْتُمُوهَا
/ mirasçı kılındınız) kelimesi çok inceliklidir. Zira miras, kişinin tam
karşılığını vererek satın aldığı ticari bir kazanım değil, bir başkasının engin
lütfudur. Hz. Peygamber’in (s) “Sizden hiçbirinizin ameli kendisini cennete
asla sokamayacaktır.” hadisi[8][9] tam da bu matematiksel
denklemi aşan ilahî rahmeti özetlemektedir.
Sonuç
Netice olarak A`râf sûresi 43. ayet, sadece uhrevi bir
mekân tasviri değil; kalpteki mahkemelerin kapatılmasını, kinin sökülüp
atılmasını ve insanın ilahî lütuf karşısındaki acziyetini idrak etmesini salık
veren âdeta felsefi ve akademik bir manifestodur. Gerçek özgürlüğün ruhsal
prangalardan kurtulmak olduğunu hatırlatan bu metin, yeryüzündeki
eylemlerimizin asıl gayesinin cebimizi doldurmak değil, kalbimizi manevi
asalaklardan boşaltmak olduğu gerçeğini insanlık bilincine nakşeder. Bu büyük
arınmanın yeryüzündeki ilk adımı ise ellerimizi açıp o kadim duaya sığınmaktan
geçer: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla;
kalbimizde müminlere karşı kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz sen şefkatlisin,
merhametlisin.” (el-Haşr 59/10).
[1]
Can çekişen ruhu sökülüp alınan kimse için فلانٌ في النَزْعِ، أي في قَلْعِ الحياةِ
denir. Bk. İsmâil b. Hammâd
el-Cevherî, Tâcü’l-luġa ve ṣıḥâḥu’l-ʿArabiyye, thk. Abdulgafûr Attâr
(Beyrut: Dârü’l-`İlm li’l-Melâyîn, 1407/1987), 3/1289.
[2]
Ebû Mûsâ
el-Medînî, el-Mecmûʿu’l-muġīs̱ fî ġarîbeyi’l-Ḳurʾân ve’l-ḥadîs̱, thk.
Abdulkerîm el-ʿAzbâvî (Mekke: Câmiʿatü Ümmi’l-Kurâ, 1408/1988), 2/571.
[3]
Tıbâk, terim olarak bir söz veya şiir içinde zıt anlamlı iki şeyi bir araya
getirmektir. Bk. Taḳiyu’d-Dîn Ebû
Bekir b. ʿAlî b. ʿAbdullâh b. Ḥicce el-Ḥamevî el-Ezrârî İbn Ḥicce el-Ḥamevî, Ḫizânetü’l-edeb
ve ġāyetü’l-ereb, thk. İsam Şekyû (Beyrut: Dâru
Mektebeti’l-Hilâl-Daru’l-Bihâr, 2004), 1/156.
[4] Hz. Ali
ile Hz. Âişe arasında gerçekleşen savaş (36/656).
[5] Halife
Hz. Ali ile Muâviye b. Ebû Süfyân arasında yapılan savaş (37/657).
[6]
Nâsırüddîn Ebû
Saîd el-Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl ve esrârü’t-te’vîl, thk. Muhammed
Abdurrahman el-Mar`aşlî (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1418/1997), 3/13.
[7]
Ebû Abdillah
Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân,
thk. Ahmed el-Berduni - İbrâhim el-Itfiyyiş (Kahire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye,
1384/1964), 7/208.
[8]
Ebû’l-Ḥasen Muslim
b. el-Ḥaccâc el-Ḳuşeyrî en-Nîsâbûrî Muslim, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, thk. Muḥammed
Fuâd ʿAbdulbâḳî (Beyrut: Dâru İḥyâi’t-Turâs̱i’l-ʿArabî, ts.), "Kitâbu
Sıfeti’l-Kıyâme", 2816.
[9]
Ebü’l-Hüseyn
Müslim b. el-Haccâc Müslim, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ (Beyrut: Daru
İhyai’t-Turasi’l-Arabi, ts.), "Sıfetü’l-kıyâme", 2816.