A‘râf Ehlinin Zalimlerle Aynı Safa Düşme Korkusu
![Metin Kutusu: ﴿۞ وَإِذَا صُرِفَتۡ أَبۡصَـٰرُهُمۡ تِلۡقَاۤءَ أَصۡحَـٰبِ ٱلنَّارِ قَالُوا۟ رَبَّنَا لَا تَجۡعَلۡنَا مَعَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّـٰلِمِینَ﴾ [الأعراف ٤٧]
Gözleri cehennemliklerin tarafına çevrildiği zaman, "Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile birlikte kılma!" derler. (el-A`râf 7/47)](file:///C:/Users/DrMur/AppData/Local/Temp/msohtmlclip1/01/clip_image001.png)
Günümüz
insani, bakışlarını dilediği yöne çevirebilme, görmek istemediği üzücü olaylara
gözlerini kapatıp kendine steril ve sahte gerçeklikler inşa edebilme gücüne
sahip olduğu yanılgısıyla hayatını sürdürür. Kendi iradesiyle şekillendirdiğini
sandığı bu konforlu körlük, A’râf sûresinin 47. ayetinin sarsıcı sahnesiyle
âdeta çer çöp olur. Varlık sahnesinin o en keskin gözetleme kulesinde, a’râfta
bekleyenler, ontolojik bir sarsıntının tam merkezindedir. Ayet, orada
bekleyenlerin, iradelerinin ellerinden alındığı, bakışlarının kendi seçimleri
olmaktan çıkıp mecburi bir yüzleşmeye dönüştüğü o korkunç anı anlatır. İnsanın
dünyadaki en büyük kibri olan “görme iradesi”nin sıfırlandığı ve yarım
kalmışlığın ağır bedelinin idrak edildiği bu an, asrımız insanının ahlaki
kayıtsızlığına yöneltilmiş sarsıcı bir ihtardır.
Bakışların
İradesizliği ve İnsanın Acziyeti
A’râf
burçlarında bekleyenlerin cennet ehline bakışları kendi iradeleriyle
gerçekleşen ve gıpta dolu bir seyir iken, cehennem ehline bakışları asla kendi
seçimleri değildir. Ayet-i kerimede yer alan (ṣurifet / صُرِفَتْ / çevrildi) meçhul (edilgen) fiili, bu ontolojik gerçeğin
en çarpıcı belagat mucizelerinden biridir. İsmâil Hakkı Bursevî'nin (ö.
1137/1725) Rûhu'l-Beyân tefsirinde de ez-Zâhidî’den nakille işaret
edildiği üzere, bu an geldiğinde ilahi emir altındaki bir meleğin müdahalesiyle
gözleri o dehşetli yöne zorla yöneltilir.[1] Dünyada iken
hakikate gözlerini kapatan, zulmü ve haksızlığı görmezden gelerek “gri alanlara”
sığınan insan; ötelerde, kötülüğün o zifiri karanlık merkezine bakmaya icbar
edilecektir. Kurtubî’nin (ö. 671/1273) tefsirinde de dikkat çektiği üzere,
ayetteki (tilqāe / تِلْقَاءَ )
karşı karşıya gelme ciheti demektir[2] ve hiçbir
kaçış ihtimali bırakmayan doğrudan ve dehşetli bir yüzleşmeyi ifade eder. Bu
seyir, ilahi kudret karşısında insanın mutlak acziyetini somut hâle getirir.
Göz, artık bir idrak vasıtası değil, korkunun ve pişmanlığın dehlizlerine
açılan mecburi bir azap penceresidir.
Zalimlerle
Aynı Safta Olma Endişesi
Gözleri
ateş ehline çevrilen a`râf ehli, gördükleri dehşet tablosu karşısında
titreyerek yüce Allah’ın merhametine sığınırlar ve lā tecʿalnā / لَا تَجْعَلْنَا / bizi (zalimler topluluğu içinde) kılma
diyerek feryat ederler. Kurtubî’nin tefsirinde belirtildiği üzere, onların bu
nidaları aslında Allah'ın kendilerini zalimlerle bir tutmayacağını bilmelerine
rağmen, O'nun yüce huzurunda kendi zilletlerini ve acziyetlerini arz etmek için
yaptıkları bir yakarıştır.[3] Burada
dikkate şayan olan husus, ateşte yananları çektikleri azapla veya kötü
durumlarıyla değil, doğrudan doğruya “zulüm” vasfıyla tanımlamalarıdır.
Taberî'nin (ö. 310/923) de belirttiği gibi o zalimler kendilerini yüce Allah’ın
gazabına müstahak kılmışlardır; bu da cehennem azabının, doğrudan kişinin kendi
tercih ve amellerinin bir sonucu olduğunu göstermektedir.[4] Burada
cehennem azabının, kişinin kendi tercih ve amellerinin sonucu olduğu
vurgulanmaktadır. Ayrıca ateşteki o feci durumu hazırlayan asıl etkenin
doğrudan doğruya zulüm olduğu, bizzat seyredenler tarafından o an tasdik edilmektedir.
Dünyada iken zalimlerin safında yer almaktan, onların sessiz destekçisi
olmaktan korkmayan insan için bu nida, aidiyetin ebedi faturasını özetler.
A'raf ehli, alevlerin içindeki o zorbaları gördüklerinde, asıl dehşetin salt
ateşte yanmak değil, o zalimlerle (maʿa'l-qawmi'ẓ-ẓālimīn / مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ / zalimler
topluluğuyla beraber) aynı ontolojik çukura, aynı haysiyetsizliğe
yuvarlanmak olduğunu idrak etmişlerdir.
A`râfta Korku ve Belirsizlik
Öte yandan İbn
Abbas’tan nakledilen ve tefsirde merkezî bir yer tutan diğer güçlü görüşe göre a'râf
ehli; sevapları ve günahları eşit gelip cennet ile cehennem arasında
kilitlenmiş o “yarım kalmış” kişilerdir.[5] Meseleye bu
varoluşsal ufuktan bakıldığında, onların ateşe çevrilen bakışlarına eşlik eden lā tecʿalnā / لَا تَجْعَلْنَا / bizi (zalimler topluluğu içinde) kılma feryadı, her an alevlerin içine düşme
ihtimalini iliklerine kadar hisseden çaresiz bir ruhun gerçek dehşet
çığlığıdır. Demek ki terazide tek bir zerre eksik kaldığı için henüz cennete
adım atamayan bu kimseler, gözleri mecburi olarak o zifiri karanlığa
çevrildiğinde, eylemsizliğin ve “gri alanlarda” yaşamanın ne denli korkunç bir
risk barındırdığını bütün çıplaklığıyla idrak ederler. Nitekim Allah Resulü’nün
(s) şu veciz uyarısı, bu sınırda yaşama tehlikesini asırlar öncesinden haber
vermektedir: “Şüphesiz helâl bellidir, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında
ise birçok insanın hükmünü bilmediği şüpheli şeyler vardır. Kim şüpheli
şeylerden sakınırsa dinini ve namusunu korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere
düşerse harama düşmüş olur. Bu kişi, koruluğun etrafında hayvan otlatan çoban
gibidir; sürüsünü her an oraya sokması mümkündür. Dikkat edin! Her hükümdarın
bir koruluğu vardır. Allah’ın koruluğu ise haram kıldığı şeylerdir. Dikkat
edin! Bedende bir et parçası vardır; o düzgün olursa bütün beden düzgün olur, o
bozulursa bütün beden bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.”[6] A`râftakilerin
zalimlerle aynı safta olmaktan Allah'a sığınmaları, günümüz insanına
eylemlerini küçümsememesini; zira o doğru terazi tarttığında insanı ateş
çukuruna yuvarlanmaktan koruyacak olanın, dünyadayken mutlak iyinin tarafında
sergilediği tavizsiz ahlaki duruş olduğunu net bir biçimde ifade eder.
Sonuç
Velhasıl,
a'raf burçlarında gözlerin zorla ateşe çevrildiği bu ürkütücü manzara, ötelerde
yaşanacak salt bir ahiret tablosu değil; doğrudan bugünümüzü, yeryüzünde nereye
bakıp kime göz yumduğumuzu sarsan diriltici bir ihtardır. İradesini dünyada
hakkı görmekten, mazlumun sesini duymaktan ve mutlak iyiden yana tavır almaktan
yana kullanmayanlar; yarın o yüksek mekânda (a`râf), bakışlarına dahi
hükmedemedikleri o çaresiz anı yaşayacaklardır. A'râf sûresi 47. ayet bizleri,
gözlerimizin ateşin ve inkârcıların ebedi karargâhına zorla çevrilip de
sığınacak bir yer aradığımız o çaresiz günden önce, bugün yeryüzünde irademizi
haktan yana tavizsizce kullanmaya, “dava bilinci” ile zalimlerin karşısında
aşılmaz bir sur olmaya çağırır. Nihayetinde iman, ahlaki müphem alanların
arkasına gizlenmek ve ahiret terazisini kilitleyecek yarım adımlarla ömrü
tüketmek değil; nereye bakacağını onurla seçmek ve zalimlerle asla aynı safta
yer almama haysiyetini bugünden kuşanmaktır.
Anahtar
Kelimeler: Tefsir, İrade, Zulüm, Yüzleşme, A'raf.
[1] İsmâil Hakkı
Bursevî, Rûḥu’l-beyân (Beyrut: Dâru’l-Fikr, ts.), 3/167.
[2] Ebû Abdillah
Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân,
thk. Ahmed el-Berduni - İbrâhim el-Itfiyyiş (Kahire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye,
1384/1964), 7/214.
[3] Kurtubî, el-Câmiʿ
li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân, 7/214.
[4] Muhammed b. Cerîr
et-Taberî, Camiu’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân, thk. Abdullah b.
Abdülmuhsin et-Türkî (Beyrut: Dâru Hicr Li’t-Tabaa ve’n-Neşr ve’t-Tevzi`
ve’l-İ`lan, 1422/2001), 10/227.
[5] Taberî, Camiu’l-beyân
fî tefsîri’l-Kur’ân, 10/215.
[6] Ebü’l-Hüseyn
Müslim b. el-Haccâc Müslim, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ (Beyrut: Daru
İhyai’t-Turasi’l-Arabi, ts.), "Aḫzu’l-Ḥalāli ve Terku’ş-Şubuhāt",
1599.