Vahiy İnsana Nerede Sınır Çizer? A‘râf 34-35
İnsan bazen başına gelenlerin bir ceza mı, bir imtihan mı yoksa sadece zamanın akışı mı olduğunu ayırt etmekte zorlanır. İşte A‘râf sûresinin 34. ve 35. ayetleri tam da bu tereddüt noktasında vahyin insana nerede durması gerektiğini hatırlatır. Her toplumun bir vakti, her insanın da aşamayacağı bir sınırı olduğunu söyleyen bu ayetler, ilâhî adaletin aceleye gelmediğini ama ihmale de terk edilmediğini düşündürür. Ek olarak cezanın vaktinin gayb oluşu ile sorumluluğun bugüne ait oluşu arasındaki ince çizgiyi görünür kılar. Bu yazıda “ecel” kavramı etrafında ilâhî tehdidin kime yöneldiği, müminin ne zaman korkudan ve ne zaman hüzünden azade olacağı ve peygamberî rehberliğin insan için nasıl bir kolaylaştırma anlamı taşıdığı sorularına cevap aranmaktadır. Hareket noktamız ise şudur: Kur’an, insanı belirsizlik içinde bırakmaz ama geleceğin yükünü de bugünün omzuna yıkmaz. Metnin kendi iç bütünlüğü ve klasik tefsir birikimiyle uyumlu okumalar, bu ayetlerin korkuyu erteleyen değil; sorumluluğu diri tutan bir umut dili kurduğunu göstermektedir.
Her
Ümmet İçin Bir Ecel
Cezalandırılmayı hak eden toplumlara ne
zaman ceza verileceği gaybtır. Vakit insanın kontrolünde değilse de tövbe,
ıslah, günahlardan sakınma ve salih amel işleme yolu açıktır: “Her ümmet
için bir ecel vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar ne de
ileri giderler.” (el-A`râf 7/34). Her hegemonik yapının sonlu olduğuna
dikkat çeken bu ayetteki “ecel” kelimesinin nekre (belirsiz) olması,
sürenin bilinmezliğini ve korkunçluğunu gösterir. Tarihteki durum
doğrultusunda bu tehdit, azabın acele gelmesini isteyen Mekkeli müşriklere
dönük olsa da günümüz müşrikleri de tedbirlerini alıp tevhidi bir imana ve o
yönde iyi işler yapmaya yönelmelidir. Aksi takdirde onları da azap
beklemektedir. Kıyamete kadar geçerliliğini koruyan tek hak din olan İslâm’ın
ümmetinin, ayette ifade edilen bu tehdidin muhatabı olması düşünülemez. Ayetteki
“saat”, “bir an bile” anlamında kısa zaman dilimini ifade eder. Geri
bırakılamayan ve öne de alınamayan şey azap değil de ölüm ise eceli gelenin
ölmesinin, herhangi bir faktör nedeniyle öne alınmış ya da ertelenmiş olmadığı
ifade edilmiş olur. Her canlı, yüce Allah’ın dilediği vakitte ölmektedir. Bu
yoruma göre “Allah, sana uzun ömürler versin.” duası anlamlı bir dua değildir.
Mümin
Ne Zaman Korkmaz ve Ne Zaman Üzülmez?
Her topluma peygamber gelmesi söz konusu
değildir. Gelmesi durumunda da yapılacak bellidir: “Ey
âdemoğulları, eğer size içinizden peygamberler gelir de ayetlerimi
anlatırlarsa kim sakınır ve ıslah ederse onlara korku yoktur. Onlar üzülmezler
de.” (el-A`râf 7/35) Ayette “Ey âdemoğulları” hitabının tercih
edilmesi, konunun tüm insanları ilgilendirdiğini göstermektedir. Yine “içinizden”
peygamber gelir denilmesi, doğruya tabi olmanın insan için kolaylaştırıldığına
dikkat çekmek içindir. Zira insanlara melek peygamber gönderilseydi “Biz onu
nasıl rehber edinelim ki?!” derler ve bu iddialarında haklı olurlardı. Ahirette
“korku” ve üzüntünün olmaması, insan psikolojisinin dünyadakinden
farklılaşacağını gösterir. Peki, müminlerin ahirette korku ve üzüntü
duymamaları, kıyamet sırasında da söz konusu olacak mı? Mekkî bir sûrenin ayeti
şöyledir: “O (kıyametin yol açtığı) en büyük korku bunları üzmez;
kendilerini melekler, ‘Size söz verilen gün işte bugündür.’ diye
karşılarlar.” (el-Enbiyâ 21/103) Bu ayete göre Allah korkusu taşıyan ve
bununla yetinmeyip bireysel ve toplumsal düzeyde güzel ve meşru işler yapan müminler,
kıyamette ne korkacaklar ne de üzüleceklerdir. O dönemin zorlukları dikkate
alındığında bu müjde Müslümanlar için pek kıymetlidir. Konuyla
ilişkilendirilebilecek Medine’de inmiş bir sûrenin ayeti de şöyledir: “Onu
gördüğünüz gün her emzikli kadın emzirdiğinden geçer ve her gebe kadın yükünü
düşürür. İnsanları sarhoş görürsün. Oysa onlar sarhoş değildirler ama Allah'ın
azabı şiddetlidir.” (el-Hac 22/2). Önceki ayetle bu ayet birlikte
düşünüldüğünde Medenî sûrede yer alan bu ayet, kıyametin özellikle sarsıcı
yönünü tasvir etmekte olup, bu tasvirin kıyametin ilk anlarına işaret ettiği
şeklinde anlaşılması mümkündür. Müminlerin korkmayacakları şey cehenneme girme
ve üzülmeyecekleri şey ise dünyada kaybettikleri şeyler olabilir. En doğrusunu
Allah bilir.
Sonuç
A‘râf
sûresinin 34. ve 35. ayetleri, bize sadece geçmiş toplumların akıbetini değil;
bugünün insanının hangi yanlış güven duygularıyla yaşadığını da gösteriyor: Cezanın
gecikmesini bir teminat, zamanın akışını bir mazeret sanmak. Oysa bu ayetlerin
işaret ettiği hakikat açıktır. Vakti gelince geri bırakılmayan şey ilâhî adalet
değil, insanın dünyadaki serüvenidir. Bu yazının vardığı sonuç şudur: Korku ve
hüzünden uzak bir gelecek, dünyada yapılan uyarıyı ciddiye alanlara vaat edilmektedir
ve bu uyarının insan elçiler aracılığıyla yapılması; sorumluluğu soyut değil,
anlaşılır ve yaşanabilir kılar. Burada yapılan okuma, söz konusu iki ayetin
kendi bağlamıyla sınırlıdır; Kur’an’ın başka sûrelerinde yer alan tamamlayıcı
ifadeler dikkate alındığında bu çerçeve daha da genişletilebilir. Bununla birlikte
7/34.–35. ayetlerin dili, insanı tehdit ederek sindirmekten çok; düşünmeye ve
yönünü gözden geçirmeye çağıran bir uyarı üslubu kurmaktadır. Günümüz insanı
için bu ayetlerin en canlı mesajı şudur: Ne felaketler hemen gelen bir cezanın
ne de refah hâli ilâhî rızanın kesin işaretidir; belirleyici olan, insanın
kendisine yapılan çağrı karşısında bugün nasıl bir duruş sergilediğidir.
Anahtar Kelimeler: Tefsir, Ecel, İlahi Adalet, Sorumluluk, Uyarı, Ahiret Bilinci.