Daha önceki bir yazımızda Kur’an’da “Semud kavmine de kardeşleri Salih’i (gönderdik)” ifadesinin geçtiği üç Mekki surenin üç ayeti, o surelerin iniş sırasına göre ele alınmış[1] Bu kez Hûd suresinin 61.-68. ayetleri çerçevesinde Hz. Sâlih’in Semûd toplumunu Allah’a şirk koşmaksızın imana ve itaate nasıl çağırdığı; onların katı gelenekçi tutumlarının, hakka yönelmelerinin önünde nasıl bir engel teşkil ettiği; Hz. Sâlih’in tebliğinde soru sormanın nasıl bir yöntem olarak öne çıktığı, Allah’ın mucizesi olan deveyle ilgili uyarılarının ne anlama geldiği ve bu mucizeye karşı gelenlerin nasıl bir azapla tehdit edildikleri, ilahi uyarıların yalanlanmasının nasıl bir sonuç doğurduğu, kurtuluşun Allah’a yönelmekte olduğu, azapların bazen doğal afetler yoluyla gelebileceği ve bu kıssanın sonraki toplumlara nasıl bir uyarı taşıdığı üzerine durulacaktır.

Hakkı seçme, hakka tabi olma ve bağışlanma dileme

Tebük ile Medine arasında bulunan Hicr bölgesinde yaşadığı ifade edilen Semûd toplumuna içlerinden biri yani Hz. Sâlih peygamber olarak gönderilmiştir: “Semud kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur! Sizi yerden inşâ eden ve orada yaşatan O'dur; O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin; çünkü Rabbim yakındır, (duaları) kabul edendir.” (Hûd 11/61). Hz. Sâlih’in kavminin adı Semûd, “susuz yer” anlamındadır. Bu topluma “Sizi yerden inşâ eden.” denilmesi, topraktan yaratılmış olan Hz. Âdem’den dolayıdır. “ve orada yaşatan (vesta’merakum fîhâ).” ifadesinin “Uzun süre yaşattı.” ve “Sizi yeryüzünde yarattı.” manasında olduğu söylenmiştir. Hz. Âdem’in yeryüzünde yaratıldığı görüşü onun “yeryüzünde halife oluşu” (el-Bakara 2/30) ile birlikte düşünüldüğünde bulunduğu cennetin, dünyada bir bahçe olduğu görüşü güçlenmektedir. Verilen bir nimete (yaşatma) dikkat çeken bu cümle, “Şehir kurun.” şeklinde bir emir olarak da anlaşılabilir. Zaten pratikte de insanlar topluluklar hâlinde yaşamaktadır. Ayetteki, “O'na tövbe edin.” emri, “İman edin.” emrini doğal olarak içerir. Bir olan Allah’a inanmadan tövbenin bir değeri yoktur. Ayette tek Allah’a kulluğa çağrının ardından verilen nimetlerden söz edilmekte sonra da Allah’tan bağışlanma dileme ve günahlara tövbe etme daveti yapılmakta peşinden de bağışlanma isteğinin ve tövbenin Allah tarafından kabul edileceği belirtilmektedir.

Batılda ısrarın hakkı görmeye engel oluşu

Kavminin Hz. Sâlih’i övmesi, onların aslında ironi yaptıklarını akla getirmektedir; çünkü övgülerinde samimi olsalar iman ederlerdi: “Dediler ki: Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın şeyden ciddi bir şüphe içindeyiz.” (Hûd 11/62). Semûd toplumunun Hz. Sâlih’e övgüleri ironi değilse bu durumda risalet öncesi dönemi kastederek övmüş olurlar. Yani onlara göre Hz. Sâlih; vahye değil, atalar dinine uysaydı toplumda önemli bir konuma gelecek niteliklere sahipti. Atalarının izinden giden Semûd toplumu, yüce Allah’ın birliğinden şüphelenmektedir. Bir önceki ayet dikkate alındığında “şüphe içindeyiz” dedikleri şey, Allah’tan bağışlanma dileme ve tövbe olmuş olur. Yani onlara göre tövbe edecek bir şey yoktur, zaten her şey yolundadır! Ne yazı ki taklit, onları doğru düşünmekten alıkoymaktadır. Onlara göre Allah’ın birliğine davet şüpheli, Allah’ın ortakları olduğu iddiası ise kesindi. Bu durum çağımızda İslam karşıtlarının Müslümanlar için bir zamanlar yaygın olarak kullandıkları “örümcek kafalı” ifadesinin Müslümanlara değil, o söz sahiplerine daha uygun olduğunu göstermektedir.

Tebliğde soruların gücünden yararlanmak

Hz. Sâlih tevhid dinine karşı şüpheyle yaklaşan inkârcılara karşı şart cümleleriyle (ihtimalli ifadeler) yanıt vermekte ve birtakım sorular sormaktadır: “(Sâlih) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden (verilen) apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet (peygamberlik) vermişse buna ne dersiniz? Bu durum karşısında O'na âsi olursam beni Allah'tan (O'nun azabından) kim korur? (Size uyarsam) benim ancak zararımı artırırsınız.” (Hûd 11/63). Bir olan Allah’a kesin olarak iman etmiş olan Hz. Sâlih’in kullandığı şart cümleleri kullanmak ve sorular sormak suretiyle kesin ifadelerden kaçınması, kâfirlerin kibrini kırmak ve sakin bir tartışma ortamı oluşturmak içindir. “O'na âsi olursam” şeklindeki ihtimal ifadesi, kâfirlerin istekleri doğrultusunda dini anlatmayı ve Allah’a ortak koşmayla mücadeleyi bırakması ihtimalidir. Böyle bir şey yapsa -ki yapmaz ve yapmamıştır- azap karşısında korumasız kalacaktır. Ayetteki “zarar”dan kasıt da budur. Onun inkârcılara uyması yaptığı iyiliklerin boşa gitmesine neden olacaktır. Hz. Sâlih’in, “benim ancak zararımı artırırsınız” demesi, onun zaten zararda olduğu anlamına gelmez. Benzer bir ifade tarzı şu ayette de mevcuttur: “Eğer içinizde onlar da (savaşa) çıksalardı sizde şer ve fesadı artırmaktan başka bir şey yapmazlar.” (et-Tevbe 9/47). Aslında kâfirler, hak dinin yayılmasını engellemeye çalışmakla kendi zararlarını artırmaktadır. Ayet şöyle anlaşılmaya da müsaittir: “Sizin batıl çabalarınızı izliyorum, gördüğüm şey, sizin ziyanınızın gitgide artmakta olduğudur.” Benzer bir ifade üslubu şu ayette de vardır: “Ey kavmim! Sakın bana karşı muhalefetiniz sizi, Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Sâlih’in kavminin başlarına gelenlerin benzeri bir musibetin başınıza gelmesine neden olacak günahlar işlemeye sürüklemesin! Lût kavmi zaten sizden uzak değildir.” (Hûd 11/89). Hûd 11/63’te peygamber nasıl “zararım” derken kâfirlerin zararını kastetmiş olabiliyorsa benzer şekilde bu ayette de peygamber lafzen “muhalefetim” demiş bu ifadesiyle de inkârcıların “muhalefet ettiklerini” kastetmiştir.

İsyanın faturasına dikkat çekme

Yüce Allah, Hz. Sâlih’e mucize olarak bir deve vermiştir; fakat hangi açıdan mucize olduğunu belirtmemiştir: “Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah'ın devesi. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin (içsin). Ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalar.” (Hûd 11/64). Müslümanlar arasında yaygın olarak “Hz. Sâlih’in devesi” ifadesi kullanılsa da Kur'an, o hayvan için “Allah'ın devesi” der. Devenin yüce Allah’a ait olduğunun söylenmesi, devenin diğer develerden farkına ve ayrıca ona özen gösterilmesi gerektiğine işaret içindir. Ayette “Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin.” denilmesi, devenin beslenmesi görevinin Hz. Sâlih’e bırakılmadığını gösterir. Bu ifade içinde yer alan Allah'ın arzı” ifadesi, söz konusu devenin Semûd toplumunun yaşadığı yerde istediği gibi yiyip içebileceğini belirtmek içindir. Semûd kavmine deve konusunda “Ona kötülük dokundurmayın.” uyarısının yapılması, onu kesip öldürmemeleri uyarısında bulunma amaçlıdır. Semûd toplumuna gönderilen “yakın bir azap”, mucize olan deveyi kesmelerinin hemen ardından değil, olaydan üç gün sonra gelmiştir.

Görüldüğü gibi Allah'ın elçisi Hz. Sâlih, sorularla Semûd toplumunun dikkatlerini hakikate çekmiştir. Ardından da mucize olarak verilen “Allah’ın devesi”ne zarar vermemeleri konusunda onları uyarmıştır. Aksi takdirde olumsuz tutumlarının yani peygambere karşı gelmeleri ve mucizeyi yok etme girişinin o inkârcı topluma belli bir maliyeti olacaktır. Zaten yüce Allah insanlara zulmetmez. Onlar inkâr ve isyanlarıyla aslında kendi kendilerine zulmederler.

Uyarıların yalanlanması ve sonuçları

“Allah’ın devesi”ni bir kişi kesmesine rağmen Kur’an, bu suçu işleyeni destekleyen Semûd toplumunu da işin içine katarak onları bir tür suç ortağı olarak anlatmaktadır: “Fakat Semûd kavmi o deveyi, ayaklarını keserek öldürdü. Sâlih dedi ki: ‘Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helâk olacaksınız)!’ Bu söz, yalanlanamayan bir tehdit idi.” (Hûd 11/65). Ayetteki “Yurdunuzda (fî dârikum)” ifadesi “ülkenizde” anlamındadır. Dâr kelimesinin tekil oluşu, ifadeye “evlerinizde” anlamı verilmesine engel görülmüştür. Engel görmeyenler ise “bebekler” yerine “bebek” ifadesinin kullanıldığı ve çoğul anlamın (bebekler) kastedildiği şu ayeti delil getirirler: “Sonra sizi (annelerinizin karnından) bir bebek olarak çıkarıyor.” (el-Mü’minun 23/67).  Hûd 11/65’teki Bu söz”, yüce Allah’a karşı gelen Semûd toplumuna bir azap sözü idi.

Kurtuluş İslam’dadır

Müminler, “Yaptığımız kulluk, cennetin garantisidir.” diyemez. Cennete girmek için her hâlükârda ilahi rahmete muhtaçlık söz konusudur: “Emrimiz gelince Sâlih’i ve onunla beraber iman edenleri, bizden bir rahmet olarak (azaptan) ve o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin kuvvetlidir, (her şeye) galip gelendir.” (Hûd 11/66). Ayetteki “Emrimiz gelince” ifadesi azap emri ya da azabın kendisi anlamındadır. Yine “Sâlih’i ve onunla beraber iman edenleri” ifadesinde Hz. Sâlih’in ayrıca belirtilmesi onun daha değerli olduğuna dikkat çekmek içindir. Ayetteki “o günün” ifadesinden kastedilen şey, ahiret günü de olabilir.

Cezanın doğal felaket şeklinde gelmesi

Yukarıda önce Müslümanların kurtulmasından söz edilmesi, onların Allah katında daha değerli olmasındandır. Yüce Allah katında bir kıymeti olmayan kâfirler için de şöyle denilmiştir: “Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” (Hûd 11/67). Ayetteki “korkunç ses”in, depremde duyulduğu söylenen ses, yıldırım ya da Cebrail’in çıkardığı bir ses olduğu ifade edilmektedir.

Semûd kıssası aracılığıyla toplumların uyarılması

Semûd kıssası aracılığıyla onlar gibi inanan ve yaşayanlar uyarılmaktadır: “Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi gerçekten Rablerini inkâr etti. Yine bilesiniz ki, Semûd kavmi (Allah’ın rahmetinden) uzak kılındı.” (Hûd 11/68). Semûd toplumu için “Sanki orada hiç oturmamışlardı.” denilmesi onların uğradığı azabın boyutlarının ne kadar büyük olduğunu, daldıkları dünya hayatında elde ettikleri mülkiyetin görkeminden eser kalmadığını göstermektedir. Onlar hakkında “Semûd kavmi gerçekten Rablerini inkâr etti.” denilmesi, Allah’ın rahmetinden uzak olmalarının gerekçesini belirtmek içindir. Semûd toplumunun başına gelen azap, onların yolunu sürdürüp inkârı tercih edenlerden uzak değildir. Ayetteki, “Semûd kavmi (Allah’ın rahmetinden) uzak kılındı.” ifadesi “Semûd’a lanet olsun!” anlamına da gelir.

Sonuç

Görüldüğü gibi Hûd suresinin 61.-68. ayetleri bağlamında Hz. Sâlih, kavmini tek olan Allah’a kulluğa çağırmış, O’nun verdiği nimetlere dikkat çekerek itaate davet etmiştir. Ancak Semûd toplumu, katı gelenekçi tutumları nedeniyle hakikate yönelmekten uzak durmuş ve batıl inançlara körü körüne bağlılık göstermiştir. Allah’ın ayetine karşı gelmeleri ve “Allah’ın devesi”ne zarar verilmesini olumlamaları, onları ilahi azabın muhatabı hâline getirmiştir. Buna karşılık, Allah’ın rahmetini umarak O’nun yoluna sarılan müminler ise bu azaptan kurtarılmıştır. Semûd toplumuna gelen azap, deprem sırasında duyulduğu rivayet edilen uğultuya benzer bir sesle gerçekleşmiş; görkemli şehirleriyle övünen bir kavim, geride iz bile bırakmadan yok olmuştur. Bu kıssa, yalnızca geçmişi anlatmak için değil, benzer inkârcı tutumları sürdüren bugünün toplumlarına da açık bir uyarı niteliğindedir. Rahmetin dışında kalmayı göze alanlar için azap, hâlâ bir ihtimaldir.