Hûd Suresi Bağlamında Hz. Hûd’un Islah, Âd Toplumunun İfsat Çabaları
Kur’an’daki kıssalar okunduğunda, çoğu zaman sadece geçmişin anlatılmadığı; bugüne yol gösteren bir yönelişin de sunulduğu fark edilir. Hûd kıssasında da bu durum açıkça görülmektedir: Sahte ilahların ardına düşülmüş, güce tapılmış, hakikate kulaklar kapanmıştır. Böyle bir topluma karşı, kararlılıkla hakikati dile getiren bir peygamber örneği ortaya konulmuştur. Bu yazıda Hûd 11/50.-60. ayetler ekseninde Hûd peygamberin Âd kavmiyle karşılaşmasında nasıl bir duruş sergilediği, mesajını hangi yollarla ilettiği ve sonuçta hakka sarılanlarla bâtılda direnenlerin nasıl ayrıştığı ele alınacaktır. “Bugün Hz. Hûd’un tutum ve davranışları bize ne söylüyor?” sorusu merkeze alınmış, bu çerçevede ayetlerin günümüz insanına nasıl seslenebileceği üzerine düşünülmüştür. Elde edilen izlenimlerin, hakikati arayan her yüreğe bir çağrı olarak ulaşması hedeflenmiştir.
İnsanî kardeşlik
Diğer
peygamberler gibi Hûd peygamber de insanları tek ilaha kulluk etmeye davet
etmiştir: “Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim!
Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Siz yalan
uyduranlardan başkası değilsiniz.” (Hûd 11/50). Hz. Hûd, onların dinî değil
insanî kardeşidir yani diğer insanlar gibi Âdemoğludur. O, içlerinden birisidir
ve onların dünya ve ahiret mutluluğu için çalışmaktadır. Sahiplenici bir
tutumla muhataplarına, “Ey kavmim!” şeklindeki hitabı da onların kalbini
İslam’a yönlendirmek içindir. Âd kavminin “Allah'a kulluk edin.”
denilerek Allah’a inanmaktan daha çok O’na kul olmaya çağrılmaları, onların
zaten inandığını ancak şirk koşarak iman ettiklerini göstermektedir. Zaten
Kur'an’da anlatılan peygamberlerin hepsinin davası inandırmaktan ziyade bir
olan Allah’a kul olmaya davettir. Âd toplumunun uydurduğu “yalan”,
Allah’ın sözde ortakları olan varlıkların mevcudiyetini iddia etmeleridir.
Dünyevi çıkarları
hedeflemeyen tebliğ
Peygamber,
görevini dünyevi çıkar amaçlı olarak yürütmez: “Ey kavmim! Ben, ona
(peygamberliğe) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni
yaratandan başkasına ait değildir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Hûd
11/51). İslam’ı dünyevi fayda elde etmek için yaymak, yayanın ahiretine bir
katkı sağlamaz. Peygamberlerin, Allah’ın rızasını ve cennetini hedefledikleri,
kimsenin malında gözlerinin olmadığı açıktır ve onların bu samimiyetle birlikte
duyurdukları hakikat, akıl sahiplerine gizli kalmaz.
Tövbe ve nimet
ilişkisi
İnanç ve ameldeki
sapmada ısrar etmemek ve “dosdoğru yola” girmek, dünyevi anlamda da nimet
getirir: “Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra da O'na tövbe
edin ki üzerinize göğü (yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet
katsın. Günah işleyerek (Allah'tan) yüz çevirmeyin.” (Hûd 11/52). Hz. Hûd,
tebliğinde Allah’a itaatin dünyevi getirilerini de gündeme getirmektedir. Âd
kavmi, yalnızca Allah’a kulluk etmeyi tercih ederse tarım ürünlerinde ve
kuvvetlerinde (mal, nüfus) vs. artış yaşanacaktır. Ayette “kuvvetinize
kuvvet katsın” denilmesi, onların zaten güçlü olduğunu ve onlara Hûd
peygamber tarafından “kuvvet artışı” vaadinde bulunulduğunu gösterir. Ürün
artışı olur ancak kuvvet olmazsa o nimetlerden faydalanma imkânı olmaz. Bu
nedenle ayette ikisindeki artış gündeme getirilmiştir. Ahirete odaklanmayı
teşvik eden Kur'an, niçin Allah’tan bağışlanma dilemekle dünyevi nimet artışı
arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir?” denirse ahiret nimetlerine vurgu ile
karşılaştırıldığında dünya nimetlerinin artışı vurgusu çok az yani gayet “kararında”dır.
Şirk bırakılır ve gereksinim duyulan şeyler, yalnızca Allah’tan istenirse Allah
nimetlerini verir. “Müşriklerin de varlıklı olmaları söz konusudur. Bu nasıl
açıklanır?” denirse onlara verilen nimetlerin, onların sapkınlıklarını artırıp
ahirette karşılarına çıkacak aleyhlerindeki kanıtları çoğaltmaktan başka bir
şeye yaramayacağı söylenebilir. Şu ayet söz konusu durumu net olarak ortaya
koymaktadır: “Âd'a gelince ‘Gerçekten de yeryüzünde haksız yere ululanmaya
kalkıştılar ve kimdir dediler, bizden daha kuvvetli?’” (Fussilet 41/15). Âd
toplumuna, “Günah işleyerek (Allah'tan) yüz çevirmeyin.” denilmesi,
onların zaten işleyip durdukları günahı devam ettirmemelerini talep
anlamındadır; çünkü Allah’tan başka varlıklara tapmayı sürdürmeleri,
aleyhlerine bir sonuç getirecektir.
Batıl fanatizmi
Âd toplumu
inkârda kararlıydı: “Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize
getirmedin, biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz ve biz sana
iman edecek de değiliz.” (Hûd 11/53). Mekkeli müşrikler de Âd toplumunun
izinden gidip şöyle dedi: “Rabbinden ona bir mucize verilseydi ya.”
(Ra`d 13/43). Âd toplumunun inkârcıları, “tanrılarımızı” derken
putlarını kastetmektedir. Onların üslubu, inkârda kalplerinin iyice
katılaştığını, imana karşı entegrist bir tutum takındıklarını göstermektedir.
Sahte tanrılardan
birinin Hz. Hûd’u çarptığı iddiası
Âd toplumu, fayda
veya zarar vermekten uzak putlarının ekseninde oluşan hurafeleriyle Hz. Hûd’u
korkutmaya çalıştı: “‘Biz ‘Tanrılarımızdan biri seni fena çarpmış!’ demekten
başka bir söz söylemeyiz! (Hûd) dedi ki: ‘Ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de
şahit olun ki ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.’” (Hûd 11/54). Âd
toplumunun, “Tanrılarımızdan biri seni fena çarpmış!” diyerek
ilahlarının tümünün değil birinin Hz. Hûd’u çarptığını söylemeleri, şirk
dininin niteliğini göstermektedir. Müşrikler her şeye gücü yeten Allah’ın
niteliklerini tanrılara bölüştürürler. Bundan dolayı Hz. Hûd’u tümünün değil,
birinin çarptığını ileri sürmüşlerdir. Hz. Hûd’un Allah’ı şahit tutması,
rabbini yüceltmesine, kâfirleri şahit tutması ise onları aşağılamasına işaret
etmektedir; çünkü müminden düşmanının şirk konusundaki şahitliğine değer
vermesi zaten beklenemez.
Şirke karşı
peygamberî tavır
Yüce Allah’ı
şahit tutan ve putlarla arasındaki mesafeyi netleştiren Hûd peygamberin
tevekkülü çok açıktır: “O'ndan başka (taptıklarınızın hepsinden
uzağım). Haydi hepiniz bana tuzak kurun;
sonra da bana mühlet vermeyin!” (Hûd 11/55). Benzer bir tutumu daha
önceleri Hz. Nûh sergilemişti.[1]
Sayıca üstün olan müşrikler, Hz. Hûd’un meydan okumasına karşı çaresiz
kalmışlardır. Bu durum, müfessirlerce mucize olarak yorumlanmıştır. Gerçekten
de meydan okuyan Hz. Hûd sağ kalmış, müşrikler azaba uğrayıp yok olmuşlardır.
Putları ise bu açıdan hiçbir işe yaramamıştır. Etkisiz kalma açısından ahirette
de durumları farklı olmayacaktır.[2]
Her şey yüce
Allah’ın hükmüne tabi olması
İnkârcıların yüce
Allah’ı inkârı ya da inkâr etmeseler bile inkâr ediyormuş gibi bir yaşam
sürmeleri Hz. Hûd’un onlara Allah’ın onların rableri olduğunu hatırlatmasına
engel olmamıştır. Bu açıdan diğer peygamberler gibi Hz. Hûd da güzel bir
örneklik sergilemiştir: “Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan
Allah'a dayandım; çünkü hareket eden hiçbir canlı yoktur ki O, onun perçeminden
tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.” (Hûd 11/56). Yüce
Allah’ın, hareket eden her varlığın “perçeminden tutmuş olması” onların
O’na itaatten başka bir seçeneğinin olmadığını betimlemek içindir. Yani
mutlak tasarruf yetkisi O’ndadır. İnkârcılar, yüce Allah’ın takdir etmediğini
peygamberin başına getiremezler. Allah’ın “dosdoğru yolda” oluşu, “her
şeyi perçeminden yakalamış” olan Allah’ın bu gücüne rağmen, kullarına
zulmetmeyeceğini ifade etmek içindir. Zalimlere gelince onlar da O’nun elinden
asla kurtulamayacaktır. “Dosdoğru yolda olan Allah” kullarının da “doğru
yolu” seçmelerini istemektedir ve O’nun bu özelliği cezalandırmasının adil
olmasını gerektirir.”
Toplumların hüküm
sürmesinde yüce Allah’ın belirleyiciliği
Hûd peygamber
dini doğru bir şekilde ulaştırmak için elinden geleni yapmıştır. Dolayısıyla
suçlanacak olan o değil, onun sözüne kulak vermeyen inkârcılardır: “Eğer yüz
çevirirseniz şüphesiz ki benimle size gönderileni size bildirdim. Rabbim
(dilerse) sizden başka bir kavmi yerinize getirir de O'na hiçbir zarar
veremezsiniz; çünkü benim Rabbim her şeyi gözetendir.” (Hûd 11/57).
Ayetteki “benimle size gönderileni size bildirdim” ifadesi, Hz. Hûd’un
görevini tamamladığını belirtir. Bundan sonra inkârcı kavmin cezalandırılması
gündeme gelecektir. Yani Allah dilerse kendisine itaatsizlik gösteren toplumun
dünyevi iktidarına son verir. Bu yasayı bilen yönetici adil olması gerektiğini
bilir. Bu ayette o topluma helâk tehdidi müminlere de (iktidara ilişkin) müjde
vardır. Ayetteki “O'na hiçbir zarar veremezsiniz.” ifadesi, helak ile
cezalandırılan toplumun, yüce Allah’ın mülkünden bir şey eksiltmeyeceğini ifade
eder. Yani onlar aslında kendilerine zarar vermektedir. Yüce Allah’ın “her
şeyi gözeten” olması, kulların yaptıklarının kaydının tutulduğuna,
kâfirlerin tuzağına karşı müminleri yardımsız bırakmayacağına işaret eder.
Kâfirlere azabın
yıkıcı etkisinden müminlerin kurtulması
Hz. Hûd ve ona
inananlar hem dünyadaki hem de ahiretteki azaptan kurtulmuştur: “Emrimiz
gelince Hûd'u ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle
kurtardık, onları ağır bir azaptan kurtuluşa erdirdik.” (Hûd 11/58). Azaba “emir”
denilmesi ve azabın gelmesinden söz edilerek azabın kişileştirilmesi tehdidin
büyüklüğünü ifade eder. Müminlerin azaptan kurtulmasından kastedilen şeyin,
ahiret azabı olduğu da söylenmiştir. Bu durumda inkârcıların ahiret azabından
kurtulamayacakları ima edilmiş olur. Ahiretteki azap için “ağır bir azap”
denilmesi, onun helak cezasından daha acı verici olduğuna dikkat çekmek
içindir.
Âd kavmi: İnkâr,
isyan ve zorbaya itaat
Âd toplumu gerek
kitaptaki gerekse evrendeki ayetleri görmezden geldi: “İşte Âd (kavmi).
Rablerinin ayetlerini inkâr ettiler; O'nun peygamberlerine âsi oldular ve
inatçı her zorbanın emrine uydular.” (Hûd 11/59). Ayette “İşte Âd
(kavmi).” denilerek onların kalıntılarının bulunduğu bölgeye dikkat
çekilmekte ve insanlar (özelde Peygamber (s) dönemindeki Mekkeliler) inkârcı
toplumun akıbetinden ibret almaya teşvik edilmektedir. Âd toplumunun “peygamberine”
değil, “peygamberlerine” karşı gelmeleri ifadesiyle onlara birden fazla
peygamber gönderildiği kastedilmemiş olabilir; çünkü bir peygambere isyan,
tümüne isyan gibidir. Şu ayet de bu gerçeği ifade etmektedir: “Biz, Allah'ın
resulleri arasından hiçbirini ayırmayız; işittik ve itaat ettik.”
(el-Bakara 2/285). Bir ihtimal de çoğul ifade kullanılsa bile kastedilenin bir peygamber
olduğudur. “Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı
insanlara haset mi ediyorlar?” (en-Nisâ 4/54) ayeti buna örnektir. Bu
ayetteki “insanlar”dan kastedilen kişi Hz. Muhammed’dir (s). Yine şu
ayette de “peygamberler” denilmiş olsa da kastedilenin Peygamber (s)
olduğu söylenmiştir: “Ey peygamberler! Temiz olan şeylerden yiyin.”
(el-Mü'minûn 23/51). Âd toplumuna birden fazla peygamber de gönderilmiş olsa
onlar, farklı bir tutum takınmayacak şekilde inkârcıydı. Âd toplumu
Allah’ın birliği inancına ve hakka davet eden peygamber ile batıl yola çağıran,
istediğini zorla yaptıran, insanlara musallat olan, öfke ile cezalandıran,
kibirli zorba kimse arasında tercih yapmak zorunda kaldı ve ne yazık ki
ikincisini (zorba kimseye itaati) tercih etti. Onların ayetleri inkâr
edenlerinin ve peygamberlere karşı gelenlerinin sayısı, inatçı zorbaya itaat
edenlerden fazladır; çünkü ikinci grup (her inatçı zorbanın emrine uyanlar), “inatçı
zorbaları” içermez. İnkârcıların “zorbanın emrine” uymaları, onun
inkârcı söylemlerini tekrar etmeleri ve uygulamaya geçirmelerini kapsar.
İnkâr ve
lanetlenme ilişkisi
Yüce Allah,
isyanı seçen Âd kavmini iki dünyada da şefkatinden yoksun bıraktı: “Onlar
hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lânete tâbi tutuldular. Biliniz ki Âd
(kavmi) Rablerini inkâr etti. (Şunu da) biliniz ki Hûd'un kavmi Âd, Allah'ın
rahmetinden uzak kılındı.” (Hûd 11/60). Ayette “Biliniz ki (e lâ)”
ifadesinin iki kez kullanılması, Âd toplumunun durumunun ne kadar feci olduğuna
dikkat çekmek içindir. Âd kavmi için dünyada da ahirette de “lânete tâbi
tutuldular” denilmesi, lanetin onların peşini bırakmadığına işaret
etmektedir. Söz edilen lanetlerden ilki (dünyadaki), görevini ikincisine
(ahirettekine) devretmiştir. Yani ilahi ceza, âdeta Âd toplumu nereye giderse
onu takip etmiştir. Kâfirlere iki lanetten söz edilmesinin tam tersi Kur'an’da
müminler için ifade edilmiştir. Onlara iki “iyi hâl” vardır: “Bu dünyada da
iyilik yaz ahirette de!” (el-A`raf 7/156). Âd toplumu için “Rablerini
inkâr etti.” denilmesi, onların helak edilmelerinin cahillikten değil, “bile
bile” inkâr etmelerinden dolayı olduğunu gösterir. İki lanetten (dünyevi ve
uhrevi) söz edilmesinin ardından Âd toplumu için “Allah'ın rahmetinden uzak
kılındı.” denilmesi, şeytana itaatte zirve yaptıklarını belirtir.
Sonuç
Âd kavminin başına gelenler sadece bir kavmin yıkılışı değil, hakikatin
karşısında inatla duran her topluluk için bir uyarıdır. Hûd peygamberin sözü,
zamanlar üstü bir çağrıdır; çünkü insanın kalbinde değişmeyen şeyler vardır:
Kibir, güç tutkusu, kör bağlılık… Ama aynı şekilde değişmeyen bir şey daha
vardır: Hakikatin sesi. Bu yazıda Hûd’un sözleriyle, Rabbine yaslanan bir
insanın nasıl dimdik durabildiği, bâtıla karşı tek başına kalsa da nasıl
eğilmediği anlatılmaya çalışılmıştır. Bu anlatının bize gösterdiği şey şu olmuştur:
Tevhid, sadece Allah’ı bir bilmek değil, başka hiçbir gücün karşısında boyun
eğmemektir. Hûd kıssasını okudukça, bugünün insanı olarak bizlerin de farklı
isimlerle ama benzer sapmalarla yüzleştiğimiz açıkça görülmektedir. Belki artık
putlar taş değil ama servet, şöhret, makam ya da ideoloji adıyla hâlâ
karşımızda duruyorlar. Bu nedenle Hûd’un kıssası, geçmişte yaşanmış bir olay
değil, bugün de kulak verilmesi gereken bir nasihattir. Söylenmesi gereken sözü
söyleyenlerle yol arkadaşlığı yapmanın zamanıdır. Zira hakikati susturanlar
değil, onu hatırlatanlar iz bırakır.
[1] “Ey kavmim! Eğer benim aranızda
bulunmam ve Allah’ın ayetlerini bildirmem zorunuza gidiyorsa bilin ki ben
yalnız Allah’a dayanıp güveniyorum; siz de ortaklarınızı toplayıp ne
yapacağınızı kararlaştırın, yapacağınız iş içinizde niyet olarak kalmasın ve
bana süre de vermeden yapacağınızı yapın.” (Yûnus 10/71).
[2] Yüce Allah ahirette inkârcılara şöyle
diyecektir: “Eğer (azabı kaldıracak) bir hileniz varsa haydi bana hile yapın
bakalım!” (el-Mürselât 77/39).