HAC SONRASI MEKKE GÜNLERİ
Hac başvurumuzun  üçüncü yılında (2011) bana ve eşime hacca gitmek nasip oldu. Hac kurası Konya’da çıktı ama gidişimiz Muş’tan idi. Bu yazıda, hac görevimizi yerine getirmenin ardından Mekke’de geçirdiğimiz günleri anlatacağız. Nakledeceğimiz anılardaki beklenmeyen tutumlar, gittiğimiz mekânda insani zaafların sona ermediğinin kanıtı olarak görülmelidir. Hac, müminin günah eğilimlerini azaltırsa da sıfıra indirip onu melekleştirmez.

15.11.2011

Nafile umre
Dün gece nafile bir umre yaptım. Diyanetin organize ettiği otobüslerle on beş riyal karşılığında Kâbe’den sekiz km. uzaklıkta olduğu söylenen Tanem’e gittik. Tahsin ağabey tavaf ve say’i beraber yapmak istedi. Hocasının öğrettiğine göre 6666 ayet varmış ve bu ayetler; bin tanesi haramlar, bin tanesi helaller, bin tanesi yasaklar vs. şeklinde bölümlere ayrılıyormuş. Bir şey demedim. Zaman zaman bacağım ağrıyor ama hamdolsun son iki tavafta ağrımadı, diyebilirim.
Sarp yokuşu aşmak
Veysel hoca bu sabah yaşı, sıhhati müsait hacılarla birlikte, hac sırasında yerine getirilmesi gereken vazifelerle (menasik) ilgili olmayan ama “siyer değeri olan” mekânları görmeye gitti. Kahvaltıda karşılaştık, hangi mağaraya görmeye gittilerse (Hira ya da Sevr olabiir) onlara, “Bu, buradaki birkaç mağaradan birisi.” denilmiş. Gittiğine değmediğini düşündüğünden midir nedir Veysel hoca, “Sarp yokuşu aşmak, köle özgürleştirmektir!”<![if !supportFootnotes]>[1]<![endif]> dedi. Günümüzde borca batmış birinin borcunu ödemeyi mi kastetti emin değilim.
Camide
Dün Kur’an’ın son üç cüzünü okumaya başladım. Otelimizin solundaki Pakistanlıların gittiği camide, Pakistanlı olduğunu sandığım ve ne dediğini anlamadığım biri (Hacı mıydı bilmiyorum.) bir şeyler anlattı. Bendeki tefsirli cüzü ve Arapça yazı çalışması için yanımda bulunan arkası boş kâğıtları aldı. Epeyce de güldü. Cüzden bir tane daha olduğu için bir şey demedim. Akli dengesinin yerinde olup olmadığını anlayamadım.
Ömer Bey ile hac organizasyonu üzerine
Kahvaltı sonrası odamızda cüz okuyordum. Hanım istirahate çekilince, lobiye inmeyi tercih ettim. Tebrik etmeyi istediğim kafile başkanı Süleyman Bey (Adana’nın bir ilçesinin müftü yardımcısıydı herhalde.) birisiyle muhabbet ediyordu. Onlara çay getirmeyi teklif ettim, kabul ettiler. Çayı masalarına koyup onlara da getirdim. Benimle muhabbete başladılar. “Müsaitse oturayım.” dedim. Zaten özel bir şey konuşmuyorlarmış. Süleyman Beyin konuştuğu kişi 1998’de hac işlerini genel olarak organize eden Başmüfettiş Ömer Bey imiş. Ömer Beye, “Kulaklarınızı tıkayın.” dedikten sonra Süleyman Beye, “Grubunuzun dışından biri olarak takip ettiğim kadarıyla hacılarla iletişiminiz çok güzel.” dedim. Özel sektörde de çalışmamış.

16.11.2011

Hac hizmetlerinde ilerleme mi gerileme mi?
Ömer Bey 1988’dekine göre, Diyanet çalışanlarının çalışma şartlarında bazı gerilemeler olduğu kanaatinde. Diyanet’in gelirlerinin artmasına rağmen, görevlilere verilen hediye telefon kontörleri azalmış. Meyve sularının daha ucuz olanları tercih ediliyormuş artık.
Diyanet hac organizasyonunda kâr ediyor mu?
Gelmeden (Hatta Ömer Bey ile tanışmadan önce) Diyanet İşleri’nin hac organizasyonundan iyi para kazandığını sanıyordum. Bu kanaatimi oluşturan unsurlardan birisi, hac ve umre sırasında yapılması gereken vazifelerin aynı olduğunu sanmam idi. Ancak gördüm ki umre toplam üç-dört saatlik bir ibadet (Haydi altı saat olsun.). Hac ise Arafat’ı, Müzdelife’si ve Mina’sıyla giderleri katlanan bir ibaet. Diyanet, Arafat’ta kurular çadırlar ve Müzdelife’den Mina’ya giden yol için Suudi Arabistan’a para ödüyormuş. Kaldığımız oteller de pahalıymış. Yeme, içme uçak ve Suud içi seyahatlerimiz de hesaba katılınca maliyetler yükseliyormuş. Zaten geçen sene (2010) Diyanet İşleri Başkanlığı, hac hizmetlerinde zarar etmiş.<![if !supportFootnotes]>[2]<![endif]>
Süper hacılar
Ömer Bey Diyanet’in hizmetlerini zorlaştıran grubun “süper hacılar” olduğunu ifade etti. Ecyad, Hilton vs. otellerde kalıyor ama yirmi dört saat yemekli olan o otelleri beğenmiyorlarmış. 1998 hacıları, 98 model otobüslerle yolculuk yapmışlar ama yine de otobüsleri beğenmemişler. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz sürekli Ömer Beyi arayıp, “Aman VİP hacılara dikkat!” deyip duruyormuş. Ömer Bey bunalıp süper hacılarla görüşmüş ve demiş ki: “Beyler size ayrı bir Kâbe, bir Arafat vs. mevcut değil.” Onun kendilerine kibar davranmadığını söyleyip onu amirlerine şikâyet etseler de eskisine göre süper hacıların eleştirileri azalmış.
Subaşı, Paçacı ve Karamollaoğlu
Necdet Subaşı<![if !supportFootnotes]>[3]<![endif]> da Diyanet İşleri Başkanlığı hesap işlerinden sorumluymuş.<![if !supportFootnotes]>[4]<![endif]> Mehmet Paçacı’nın<![if !supportFootnotes]>[5]<![endif]> da Diyanet’te görevi varmış. Hatta ona Venedik Konsolosluğu<![if !supportFootnotes]>[6]<![endif]> da teklif edilmiş ama ilahiyatçı kimliğinin iktidara zarar verebileceğini ayrıca ilahiyatçı kimliğini sürdürmeyi tercih ettiğini belirtmiş. Paçacı, Temel Karamollaoğlu’nun<![if !supportFootnotes]>[7]<![endif]> damadıymış. Ömer Beye, Paçacı’yı gıyaben tanıdığımı, tarihselcilikten gelenekselciliğe yönelmesini eleştiren bir yazı<![if !supportFootnotes]>[8]<![endif]> kaleme aldığımı, mail adresini bulamadığım için yazıyı kendisine gönderemediğimi anlattım. Ömer Bey, “Geleneğe meylettiyse iyi. Demek ki yüzde yüz Hanefi olmuş.” dedi.
İrşad kadrosu
Ömer Bey, iki-üç defa, “Hocam seni de irşad kadrosundan getirirdik hacca.” dedi. Nasip, belki bir gün o da olur. Ancak bu seçenek hacca gitmediğini sandığım Fethi Ahmet Polat Beye<![if !supportFootnotes]>[9]<![endif]> daha uygun gibi.
Kralın davetlisi olsaydım
Ömer Beye, Yasin Aktay<![if !supportFootnotes]>[10]<![endif]> Beyin nerede kaldığını sordum. O da, “Yasin Bey hacılarımız içinde yoktu. Onu kral davet etmiş olabilir.” dedi. Beni kral davet etseydi, kabul eder miydim acaba?
Uzun dönem hacısı olmanın zorlukları
Bazı hacılar elli dört gün Suud’da kalıyormuş. Ömer Bey kırk günü geçmemesi gerektiğini düşünüyor. Hacıların kalış süreleri uzadıkça paraları bitiyormuş. Otelde muhabbete dalıyor, caları sıkılınca da yemekleri beğenmemeye başlıyorlarmış. Hatta bir hacı Ankara Plaza Otel’de herkesin içinde hanımını tokatlamış. Hanımına özür diletmiş oradaki hacılar. “Hacca kısa süreliğine gelmek isterdim.” dedim. Ömer Bey, “VİP hacı olmak için müracaat etseydin ya!” dedi. Yani çok para verip az kalan ama Diyanet’e zarar ettiren grup.
Zemzem
Diyanet hacılara bazen zemzem veriyormuş bazen de vermiyormuş. Biz şanslıyız! Hanımla bana toplam 20 lt zemzem verilecek. Ömer Bey, “Artık Muş’ta da Murat Kayacan kardeşimiz var, gelirsek ziyaret ederiz.” dedi.
Bir umre daha
Dün bazı hacılarla nafile bir umre daha yaptık. Bu sefer giden kafile Tanem’e değil, Hudeybiye’ye gitti. Yirmi riyal ödedik.<![if !supportFootnotes]>[11]<![endif]> Hudeybiye Anlaşmasının yapıldığı yerde de bulunduk. Kafile başkanından siyer bilgisi dinledik o mekânda. Ardından biraz ilerideki deve çiftliğine uğradık. Hijyenik olmayan bir şişeleme yöntemiyle yarım lt sütü 5 riyale (2,5 tl) veriyorlardı, almadım. Nedese cep telefonum, Hudeybiye’de develerin resmini çekemedi.
Bu sefer doğrudan Harem’e değil otele gelip akşam namazını kıldık. Yemek yedik. Ardından Recai Kaya<![if !supportFootnotes]>[12]<![endif]> ve Fevzi Bey ile tavaf ve sa’y yapacaktık. Beraber gitsek de onlar yatsıyı kılıp geldiğinden tavaf ve sa’ye erken başladılar. Ben o ibadetleri tek yaptım. Buluşacağımız yer Peygamerimizin (s) evi olduğu söylenen ve içinde kitaplar bulunan ancak kapalı kapısında ziyaret saatleri bulunmayan kütüphanenin, Kâbe arkamızda kalacak şekilde durduğumuzda, sağındaki aydınlatma direği/sokak lambası idi.
Oraya gelince, ikisinin de telefonuma kaydedemeğidim numaralarını, ne gelen ne aranan numaralarda mevcut olduğunu fark ettim. Etrafa bakınıp göremeyince tavafa benden önce başladıklarından benden önce bitirmiş olmaları ihtimalini göz önünde bulundurup otele döndüm.
Hanımla lobide çay iderken aradılar, “Kapatıp arayayım.” desem de ilginç bir şekilde aramalarda yine son arayan kişinin numarası görünmüyordu. Tekrar aradılar, görüştük. İnşallah durumu izah etme imkânı bulurum.
Dua kitabı
Tahsin ağabey dua kitabını Diyanet’in yakınımızdaki merkezinden almış, mutluydu.
Sabah namazından sonra uyuyamadım. Kalkıp bugünkü notlarımı kaleme aldım.
“Kâbe’ye gitmeye gerek yok!” anlayışı
Hudeybiye’den niyet ederek yaptığımız nafile umrenin organizatörlerinden (sanırım) Bahattin hoca otobüsteyken tatil yapar gibi vaktini Mekke’de<![if !supportFootnotes]>[13]<![endif]> özelde de otelde geçiren hacıları eleştirdi. Bazıları, “Nasılsa Mekke’deyiz. Mescide insek orad kılsak da olur. Kâbe’ye gitmeye gerek yok.” diye düşünüyormuş. Hocamız bunun yanlış olduğunu Kâbe’de kılınan namazın diğer yerlerde kılınandan yüz bin kat daha değerli olduğunu otele dinlenmek için gelinip dinlenmenin ardından tekrar Kâbe’ye gidilmesi gerektiğini söyledi.
Nazar ayeti mi?
Kültürün bizi nasıl sınırladığını anlamak için ayet (nazar ayeti) iyi bir örnek oldu. “Neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi.” (Kalem, 68: 51) ayetinde zikri (Kur’an’ı) işittiklerinde ayrıntısı mevcut. Yani ayette anlatılan şey, onların Kur’an okuyana olan kinleri. Yoksa konu yaygın bilinen anlamıyla nazar değil.

17.11.2011

Nur dağına yolculuk
Sabah ezanından önce Nur Dağı’na doğru bir otobüs dolusu hacıyla birlikte yola çıktık. Çıkıp inmemiz yaklaşık iki saat sürdü. Çıkış, biraz yokuş epeyce de korkuluklu basamaklardan oluşuyor. Çıkarken terleme ile rüzgâr birleşti. Allah korudu, hasta olmadık. Dilencilerin bir kısmı bir basamak gösterip, “Bunu ben yapıyorum, sadaka (verin).” diyordu. Yokuş, hanımda kalp çarpıntısına neden oldu. Dinlene dinlene çıktık. Biz çıkarken bir hacı yanındakine, “Peygamberimiz bizim gibi değidi, o uçarak inip çıkıyordu.” dedi. Halbuki Rasul (s), vahiy gelince şaşırmıştı çünkü kendisinde olağanüstü bir hal yoktu. Hem o bizim gibi bir beşerdi.
En tepeye varmadan sabah namazını kılan bir gruba uyup namazı kıldım. “Tepede restoran var mı?” esprisi yapsam mı diye düşünürken baktım ki çay, patlamış mısır vs. satan bir yer var. Mağaranın ağzındaki Arapça “Hira Mağarası” yazan yeri hanımla gördük. Her vardığı/gördüğü yerde iki rekât namaz kılmaya azmedenlerden olduklarını sandığım birinin, sırtını bize dönük şekilde mağara içinde namaz kıldığını, onun arkasında da bir kısmının beklediğini gördük. Aşağıya (mağaranın tam yanına) inmeden geriden gelenlere de yol açmak için geri döndük.
Biz inerken, dilenenlerden birisi, “Size Allah iki çocuk versin.” deyince parmaklarımla göstererek, “Biz de üç tane var.” desem de sanırım pek kulak vermedi. Genç ve sağlam görünen ve buna rağmen dilenenler de var. Hacılar gelirken 50 adet 1 riyal getirirlerse iyi ederler. Çünkü dilenci çok.
İnerken bir bayan hacı yanındakine, “Nur Dağı’nı farklı sandım ama bu da sıradan bir dağdır.” Mealinde bir şeyler dedi. Mucizelerle örülü bir din algısıyla buraya gelip dinlerinin dünyevi yönünün, insaniliğini görüp şaşırmış hacılar olmalı. Nur Dağı’nda nur görememek!
Hanımın sözlerini duyduğu bir hacı, “Nur Dağı’ndan daha güzeli var bizim köyde.” diyormuş. Arkadaşı da ona, “Öyle deme, mağarada Peygamber’imizin (s) kokusu vardı.” demiş.
Bin Baz kütüphanesi
Dün Veysel Hoca ile öğle namazı kılmak için Bin Baz Camiine gittik. Temiz, düzenli ve büyük bir cami idi. Çıkınca da yakında bulunan bir kütüphaneye gittik. Tefsirler kısmını en son görebildim. Notlar almaya başladım. Veysel hoca müsaade aldı. 14:00 gibi “Yallah, yallah!” uyarısıyla dışarıya davet edildim! Meğerse kütüphanenin gün gün açık olduğu saatleri belliymiş. İnşallah tekrar ziyaret edeceğim o kütüphaneyi.
Camide namaz, otelde namaz
İkindi namazını çoğunlukla Endonezyalıların gittiği camide (Çünkü otellerinin karşısındayda o cami.) kıldım. O cami aynı zamanda İranlıların da otelinin kaşısında ama onlardan camiye gelen kimse göremedim. Bizim ve çevremizdeki birkaç otelden yola çıkarak diyebilirim ki İranlılar ve Türkiyeliler otellerinde Endonezyalılar ve Pakistanlılar camide namaz kılmayı tercih ediyorlar. Bizimkilerin ve İranlıların yaptığı değil bence. Diğer Müslümanlarla tanışmak, hediyeleşmek veya en azından göz göze gelmek, tebessüm etmek önemli.
“Ne alıyorsun bu Arapları bizim otobüse!”
Yatsı namazından sonra hanımla Kâbe’ye doğru yola çıktık. Otobüsümüz tavaftan dönen hacıları otellerine indiriyor bir yandan Kâbe’ye gidecek hacıları topluyor. Kâbe’ye gitmek üzere, otobüsümüze 3-4 İranlı hacı hanım bindi diye Türkiyeli bir hacı amca kıyameti kopardı, şoföre kızgınlığından camları yumrukladı: “Ne alıyorsun bu Arapları<![if !supportFootnotes]>[14]<![endif]> bizim otobüse!” dedi. Gece 22:00 civarı acaba onun eşi ve(ya) kız(lar)ı Kâbe’ye gitmek için İranlıların otobüsüne binseydi ve onun İranlı hanımlara yaptığını İranlılar onun eşine ve(ya) kız(lar)ına yapsaydı tepkisi nasıl olurdu?
Kâbe’ye vardık ve en üst katta tavaf yaptım. Kâbe’yi seyrettik. Tavaf sırasında neredeyse kesintisiz Kur’an okudum. Okuyuşum eskisine göre bayağı düzeldi hamdolsun. Hanıma da zaman zaman tecvid desteği verdiği için teşekkür ediyorum.

18.11.2011

Kâbe’de Cuma namazı ve tavaf
10:00 civarı Cuma namazı için Tahsin ağabeyle yola düştük. Mahbesu’l-Cin’den otobüse binmek kolay olmadı. Tahsin ağabey, “Senin kalbin de benimki gibi pırlanta. Bak binip Kâbe’ye gelebildik.” dedi.
Cuma namazından dönerken İranlılara ayrılmış otobüs durağından otobüse bindim. Türkiyeli hacılardan biri, otobüse binen İranlı hacılara, “Bayanlar önce binsin, acele etmeyin!” diye Türkçe seslendi. Türkiyeli hacının hal dilinden meseleyi anlayan İranlı hacılar, bayanlara öncelik verdiler. Bindik, kapı kapandı ve ben o hacıya, “Bunlar yine iyi. Bayan hacıları otobüse alıyorlar (Sanırım otobüste hem İranlı hem de Endonezyalı hacı hanımlar vardı.). Dün bizim hacılardan biri, Kâbe’ye gelen dört İranlı hanımı Diyanet otobüsünden indirmeye kalktı.” dedim. Cevabı şöyle oldu: “Aslında doğru ya, bunların bu otobüste işi ne?” Ona, “Bu İranlıların otobüsü!” dedim. Şaşırdı, sonra bir şey konuşmadık. Allah ıslah etsin, bazı hacıların adalet ve merhamet anlayışı çok zayıf.
Cuma namazından sonra hanımla gelip Kâbe’ye gelip bir tavaf yaptık. Akşam namazı için beklerken ikindide olduğu gibi Suudlu görevliler hanımları araka tarafa göndermeye başladılar. Hanım biraz ters cevap verince Suud polisi, “Limaza ğadbân” (Niye öfkeli?) dedi. “Öyle, işte.” dedim.
Akşam namazını kıldıran imamın adı ne acaba?<![if !supportFootnotes]>[15]<![endif]> Kur’an’ı çok güzel okudu. Son okuduğu ayet, “Kâfir topluluğa karşı bize yardım et.” idi, ağladım.

19.11.2011

Kütüphane
Sabah 9:07 gibi Bin Baz kütüphanesine geldim. Estetik bir mekân ancak yeniymiş. Dolayısıyla üç-beş kitabı cd’ye kaydedip almak istediysem de alamadım. Ziyaretçisi bugün de tek tük idi. Nuh peygamberi belağat kitaplarından da çalıştım. Ancak gramer bilgim az olduğu için, az faydalanabildim.
“Kavga etmeye ayarlanmışlık” hali
14:00 civarı tavaf için otelden ayrıldık. Mahbesu’l-Cin’de otobüse binerken kırk beş yaşlarında bir hacı, yaşlı bir hacıya “Ne acele ediyorsun?” dedi. Sonra da onu acele ettirerek otobüsün içine itti. Amca kızdı. Kavgaya dönüştürmekten son anda vazgeçilen bir gerginlik. Genel olarak hacılar kavga etmeye ayarlanmış gibi. Bu “kavgaya hazır bulunuşluk” bizim için de geçerli. Allah affetsin, haccımızı kabul etsin.

20.11.2011

Bir diyalog
Az önce kahvaltı mekanında bir bayla bir bayan arasında geçen diyalog:
-Teyze sen de lap diye bardağını koydun!
-Siz uğraşıyordunuz orada. Boş bardağımı koydum. Sizi mi bekleyeceğim? Sizden başka sorun çıkaran biri yok!
-Hadi yürü!

21.11.2011

Ayaksız hacı, Allahuekber!
Dün tavaf yaparken Afrikalı olduğunu sandığım birine selam verdim, selamımı aldı. Onu bana daha önce hanım, göstermiş ama dikkatimden kaçmış. Tavaf yaparken kullanabileceği ayakları yok. Ellerine taktığı terliklerle tavaf yapıyor. Yanlış görmediysem bir gözü de yoktu delikanlının. Allah’ım ne güzel kulların var böyle! Genç yaşında, dilenmeyi tercih eden benzerlerinden farklı olarak, o sana kulluk için oraya gelmiş. Ondan razı ol, onu cennetine varis kıl! Ona, razı olacağın ameller nasip et!
Bugün inşallah birazdan sabah namazını kılmak için Kâbe’ye doğru yola çıkacağız (03:00). Sonra dönüp öğle namazı için tekrar gitmeyi planlıyoruz. Veda tavafını da bugün yapacağız nasipse. Ya Rabbi! Veda tavafını bize kolay kıl ve bizden kabul buyur!
Bak değerimizi bil!
Hanım duymuş. Hacının birisi Kâbe’de çöp toplayanlardan birine sadaka vermiş ve kendisini işaret ederek, “Türkiye” demiş. Yani, “Bak değerimizi bil!” Temizlik işçisine kaç para verdiyse?!
Eşitlik kavgaya mı neden oluyor?
Otelde kahvaltı sırası tek sıra başlayıp ikiye ayrıldı. Çünkü iki yerden hizmet veriliyordu. Bizim tercih etmiğimiz sıra, ilerlemediği için diğer sıraya yönelince, diğer sırayı seçen ve gerçekte bizden geride olan biri suratını astı. “Kaynak yapmadım.” desem de kaba bir şekilde, “Geç, geç, geç!” dedi. Ben de eski sırama yöneldim. İnsanları bu tür bir davranışa yönlendiren acaba eşitlik hissi mi? Hepimiz hacıyız, eşitiz. Dolayısıyla birbirimizi azarlamaya hakkımız var!
En fazla üç günde hac biter. Demek ki diyanet bir yolunu bulup 30 ya da 47 gün gibi uzun hac ziyaretlerini kısaltmalı.
Hacca gideceklere…
Hacca giderken komşuların bizi uğurlaması etkileyiciydi.
Size, Kâbe’de dua etmek sorumluluğu yükleyenleri geri çevirmeyiniz. Vakit bol.
Mescid-i Nebevi’de akşam ve yatsı namazları arasında cami dersleri oluyor. Mescidin kütüphanesi de güzel. Her ikisi de Arapça bilenler için güzel imkânlar.
Medine’ye indiğimiz günün akşamı, Van depremi haberini aldık. Bir aile hac yapmadan geri dönmüş. Tekrar geri geldiler mi bilmiyorum. “Allah’ım bana haccı nasip et ve kolaylaştır.” diye sürekli dua etmemiz lazım.
“Mescid-i Nebevi’de sabah namazı kılmak için kim uyanacak?” diye düşünüyordum. Hamdolsun cemaat gayet kalabalıktı.
Kâbe’ye sırtını dönüp Peygamber’in (s) kabrine yönelip dua edenleri haklı olarak Suud polisi uyarıyor.
Hizmet sektöründe Bangladeşliler, Pakistanılar ve Hindistanlılar var. Bahşiş beklentileri gözlerinden anlaşılıyor.
“Hastayım, yaşlıyım.” demeyip hacca gelenler var.
Mescid-i Nebevi’de “yeşil halı” diye bir yer var. Gece gidilirse orada rahatça namaz kılınabilir. Yoksa orada yer kapma mücadelesi nedeniyle tehlikeli anlar yaşanıyor.
Bir ilahi dinlerken, hacılardan birisi “ay, of” diye bağırıp çağırmaya başladı, kendinden geçti. Ayetleri, hadisleri duyduğunda böyle etkileniyor mudur ki?!
Medine’de Mescid-i Nebevi’ye çok yakın olan Cennetu’l-bakî sahabe mezarlarının da olduğu bir yer. Hangi kabrin kime ait olduğu belli değil. Ziyaretimiz sırasında bir hacı, Hz. Osman’ın mezarı olduğu söylenen yere hızlıca inip oradan toprak almaya çalıştı. Görevliler ona kızdı. Bizde bir sahabi mezarı (Eyyub el-Ensari) var, Suudlularda binlerce.
Hurmayı Medine’den almak lazım. Hurma sandığının altı ve üstü aynı olup olmadığı kontrol edilmeli.
Kâbe’yi sağınıza aldığınızda kralın sarayı solunuzda kalıyor. Daha önce orada Bilal Habeşi mescidi varmış, yıkılmış.
Orada “Tarihi mi muhafaza mı etmeliyiz yoksa insanların itikadi olarak sapıtmamasını mı sağlamalıyız?” ikilemi çok belirgin.
Mescid-i Nebevi’de de Kâbe civarında da WC bol.
Zemzem suyu içmek Medine’de daha kolay. Orası Kâbe ve civarı gibi kalabalık değil.
Kâbe’de solumda ve önümdekinin solunda Suud askerleriyle namaz kıldık. Kırkını aşmış bir Türkiyeli olarak ilginç bir tecrübeydi.
Yazı Künyesi: Kayacan, Murat, "Hac Sonrası Mekke Günleri", Kur'ani Hayat Derg., S. 44, İst., Kasım-Aralık, 2015. (131-137).

<![if !supportFootnotes]>

<![endif]>
<![if !supportFootnotes]>[2]<![endif]> Diyanetin geçen sene zarar ettiğini söylediğim bir hacı, “Onu külahıma anlatsın. Özel firmalar daha ucuza getiriyor. Zarar etseler onlar hacı adayı getirirler mi?” dedi. Hüsn-ü zan beslemeye ya da araştırmaya gerek görmedi. Nafile umrelerin birinde bu hacı ile aynı otobüsteydik. Yerini kapan yaşlı bir amca ısrarla kalkmayınca, “Sana hakkımı helal etmiyorum!” diye ona seslenmişti.
<![if !supportFootnotes]>[3]<![endif]> 2011’den beri Diyanet İşleri Başkanlığı Strateji Geliştirme Başkanı.
<![if !supportFootnotes]>[4]<![endif]> Konya’dan tanıdığım Subaşı ile şeytan taşlamada karşılaştık. Kendisi 2011’de Muş Alparslan Üniversitesi rektörü olarak görev yapan Nihat İnanç ile de arkadaşmış.
<![if !supportFootnotes]>[5]<![endif]> 15 Ekim 2014’ten beri Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi.
<![if !supportFootnotes]>[6]<![endif]> Başkonsolosluk da olabilir, iyi hatırlamıyorum.
<![if !supportFootnotes]>[7]<![endif]> Karamollaoğlu Sivas Belediye Başkanlığı ve milletvekilliği görevinde bulunmuştu.
<![if !supportFootnotes]>[8]<![endif]> Kayacan, Murat, “Tarihselcilikten Gelenekselciliğe: Mehmet Paçacı'nın Serüveni”, Haksöz Derg., S. 218, İst., 2009.
<![if !supportFootnotes]>[9]<![endif]> 2011’de Muş Alparslan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı idi. Şu anda aynı üniversitenin rektörü.
<![if !supportFootnotes]>[10]<![endif]> Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim üyesi idi. Şu anda AK Parti Dışişlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve TBMM 25. dönem Ak Parti Siirt Milletvekili.
<![if !supportFootnotes]>[11]<![endif]> Önceki on beş riyal idi.
<![if !supportFootnotes]>[12]<![endif]> Bir ara Muş Zirai Donatım’da çalışmış.
<![if !supportFootnotes]>[13]<![endif]> Mekke’de de Medine’de de Suud bayrağı pek görmedik. Heykel (kralınkiler) zaten yok.
<![if !supportFootnotes]>[14]<![endif]> Hacı, o hanımlar Diyanet hacısı ve Türkiyeli olmadığına göre Arap’tır, diye düşünmüş olmalı.
<![if !supportFootnotes]>[15]<![endif]> Bir görevliden imamın adını öğrendim: Salih et-Talib.