728x90 AdSpace

Yeni

1 Mayıs 2019 Çarşamba

“Kıssaların Dili” Adlı Eser Üzerine Bir Değerlendirme -I-





Mustafa Öztürk, araştırmacı kimliğiyle temayüz etmiş bir bilim adamıdır. Hem yazıları hem de konuşmaları gayet başarılıdır; ancak muhteva ve üslup konusunda Öztürk’e yönelik bazı çekincelerimiz mevcuttur. Bu yazıda söz konusu çekincelerimizi onun Kıssaların Dili adlı eseri bağlamında ortaya koyacağız. Söylediklerimiz polemik amaçlı değil, “hakkı-sabrı” tavsiye mahiyetinde görülmelidir.
A.    Kur’an’da Allah Merkezli Dil ve Kıssalardaki İzdüşümü
Öztürk, Kur’an kıssaları ile ilgili sorun yaşanan (müşkil) ayetleri gündeme getirmekte, o ayetler hakkında sorular sormakta ancak “bilen bir mümin” gibi davranıp o anlama sorunlarını çözmeye çalışmak yerine inananları adeta topa tutmaktadır. Sözgelimi son peygambere helak edici mucize verilmediğini ifade eden, “Bizi mucizeler göndermekten alıkoyan, öncekilerin onları yalanlamış olmasından başka bir şey değildir. Semud'a apaçık (bir mucize) olarak dişi deveyi verdik de ona zulmettiler. Oysa biz ayetleri (mucizeleri) ancak korkutmak için göndeririz.” (İsra 17/59) ayeti hakkındaki sözlerine bir bakalım: “Peki, öyleyse niçin ilk Semûd kavmine (İ.Ö. 1800-1600) gönderilen Hz. Salih ile Hz. Peygamberin risalet dönemi arasındaki zaman diliminde yaşamış olan Hz. Musa, Hz. Süleyman ve Hz. İsa gibi peygamberlere birçok hissi mucize verilmiştir? Diğer bir deyişle, mademki Mekkeli müşriklerin hissi mucize taleplerine olumsuz cevap vermenin temel gerekçesi bunların geçmişte Semûd kavmi tarafından yalanlanmış olmasıdır; öyleyse niçin anılan kavmin helâkinden asırlar sonra görev yapmış peygamberlere bu tür mucizeler verilmiştir?”[1] Peki, Öztürk’ün sorduğu bu sorulara kim cevap verecektir? Öztürk bu soruları sorarken kendisini nereye koyarak sormaktadır? “Ben sordum, Kur’an okuyanlar, tefsir edenler cevap versin!” diyebilir mi? Söz konusu ayetin anlaşılmasına gelince Semud kavminin yalanlaması, örnek türünden verilmiştir. Yoksa hissi mucizelerin sonuncusu Salih peygamber döneminde gönderilen deve değildir. Öztürk’ün belirttiği gibi Salih sonrası peygamberlere de mucize verilmiştir. Ayette söylenmek istenen şey, adı geçen peygamberler dâhil hissi mucizelerin verildiği ancak son peygambere dönemsel değil, kıyamete kadar geçerli bir mucize verilmesinin takdir edildiğidir.
Öztürk, Salih peygamberin kavmine imtihan amaçlı gönderilen deve için “İlgili ayetlerin hiçbirinde bu devenin mucizevî bir yapıya sahip olduğunu gösteren bir karine mevcut değildir.” demektedir.[2] Hâlbuki ayetin orijinalinde geçen mubsiraten kelimesi ile birlikte ayetleri ifadesinin kullanılmasından yola çıkarak devenin mucize olduğunu söylemeye bir engel yoktur.
B.     Kıssaların Tarihi Değeri ve Hak Oluş Keyfiyeti
Öztürk, birçok kıssanın peygamberlerle ilgili olanlarının tarihi olduklarını en azından tarihi unsurlar taşıdıklarını kabul eder ve buna dair Zekeriya-Meryem kıssası (Al-i İmran 3/44) ile Yusuf kıssasını (Yusuf 12/101) örnek verir. Belirttiği ayetlerden yola çıkarak bu ifadelerin söz konusu kıssaların muhayyel olmadığını gösterdiğini söyler;[3] ancak bu doğru ifadelerini, tüm kıssaları kapsayacak şekilde söylemez.
Sözgelimi Öztürk, Araf 7/109-110’da Firavun’un ileri gelenlerinin Şuara 26/34-35 ayetlerinde de Firavun’un sözlerini vererek “Görüldüğü gibi aynı söz A`raf suresindeki ayetlerde Firavun’un yakın çevresine, Şuarâ suresindeki ayetlerde ise bizzat Firavun’a nispet edilmiştir.” demektedir. Ardından benzer bir durum olduğuna dair İbrahim kıssasından da bir örnek vererek sözlerini şöyle sürdürmektedir: “Kur’an’ın tarihi bilgi vericiliğinde ısrar edildiği takdirde yukarıda sunulan örneklerdeki çelişik ifadeleri telif etmek hayli güçleşir.”[4] Öztürk, inanan bir müfessir olarak meseleyi anlaşılır şekilde tefsir edeceğine “Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başkası tarafından olsaydı, onun içinde çok çelişkiler bulurlardı.” (en-Nisa 4/82) ayeti gereği, bu ifadeler arasında niçin çelişki olmadığını izah etmesi gerekirdi. Hâlbuki bir cümlenin iki özne tarafından birden kullanılmasına bir engel yoktur. Firavun bir cümle kurmuş, çevresi onu tekrar etmiş ya da çevresi ona bir söylem önerisinde bulunmuş, Firavun da o söyleme uygun hareket etmiş olabilir.
Yazar, Kur’an hakkında konuşurken -tarihçi/coğrafyacı gözüyle diyerek de olsa- üslup olarak ona “sıradan bir metin” muamelesi yapar: “Zülkarneyn kıssasına bir tarihçi ve/veya coğrafyacı gözüyle bakıldığında birtakım yanlış beyanlarla karşılaşılır. Şöyle ki bu kıssada Zülkarneyn'in güneşin battığı yere kadar gittiğinden söz edilir. Olgusal gerçeklikle test edildiğinde bu aslında yanlış bir ifadedir. Çünkü güneşin battığı bir yer yoktur, seyrettiği bir yön/yörünge vardır. Şu halde Allah[5] ‘Zülkarneyn Güneşin Battığı yere kadar gitti...’ derken, insanlara güneşin battığı bir yer olduğu yönünde bilgi mi vermiş oluyor? Yoksa o günkü muhataplarının kozmolojik bilgi düzeylerine göre mi konuşuyor? Bizce doğru seçenek ikincisidir.”[6] Bu ifadelerden anlaşılan şey, tarihçilerin/coğrafyacıların mecazdan anlamadığıdır. Onlar Kur’an’ı okuduklarında güneşin doğup batması gibi garip (!) ifadelerle karşılaşmaktadırlar. Hâlbuki Öztürk de bilir ki bu kullanım (güneşin doğup batması), diğer dillerde de vardır; ancak bilimin aydınlığında (!) bu kadar mesafe alınmış olmasına rağmen, güneşin doğup batmasından söz edenlere hiç kimse “yanlış beyan” iddiasında bulunmaz. Bu yaygın kullanıma rağmen, Öztürk niçin iman konusu olan bir kitap hakkında böylesine rahat hareket etmektedir? Hadi kendisi incinmiyor diyelim, Müslümanların genelinin hassasiyetlerini niçin dikkate almamaktadır? Müslümanlarla Kur’an konusunda karşı karşıya gelmenin ümmetin maslahatı açısından ne tür faydaları vardır?
Yazar, bazı kıssaların hak veya bi’l-hak olarak ifade edilmesinin ne anlama geldiği üzerinde de durmakta ve bu iki tabirin mutlak olarak “gerçek” anlamına geldiği gibi yerine ve bağlamına göre “bir gerçeğin ifadesi” gibi bir anlamı da içerdiğini söylemektedir. Bu yaklaşıma göre kıssalar yaşanmış da olabilir. Ne var ki Öztürk, söz ettiği ihtimali daha sonraki cümlelerinde teke indirmekte ve “hak olarak” anlatılan kıssaların hikâye/menkıbe olduğu görüşüne meyletmektedir: “Dolayısıyla, bi’l-hak tabiri kıssalar bağlamında tarihi gerçekliği bulunan bir olayı vuku buluş keyfiyetine göre aktarmaktan ziyade, tarihsel boyutunun mevcut olup olmadığı pek önem arzetmeyen bir hikâye ve-veya menkıbeyi çok esaslı bir amaca matuf olarak yerinde ve zamanında anlatmaktır.” [7] İnsanların yaşanmış olaylardan ibret almaları daha kuvvetle muhtemelken niçin kıssaların hak oluşunu, yaşanmışlıklarını bir kenara koyarak algılayalım? “Bazı ayetleri izah edemiyoruz. Demek ki gerçek/yaşanmış değil.” yaklaşımı ne kadar doğrudur? Müfessir, anlama sorunlarını çözmesi gereken kişi iken “sorun üreten” kişi haline gelirse onun müfessirliğinden söz edilebilir mi? Kur’an geçmiş toplumların yaptıkları yanlışlardan ve onlara verilen cezalardan söz ederken “Bunlar menkıbedir.” dediğimizde dini anlatan Müslümanların sosyal yasalardan (sünnetullah) söz etmeleri muhatap açısından ne kadar ciddiye alınır? Yoksa Kur’an çocuklara masal anlatalım diye mi gönderildi?!
C.    Kıssalar ve Mitoloji
Öztürk, Muhammed Halefullah’ın (1916-1997)[8] şöyle dediğini belirtmektedir: “Kur’an’daki bazı kıssalar tarihi gerçekliği bulunmayan birer edebi üründür. Bunun en somut delillerinden biri, müşriklerin vahye yönelik ‘eskilerin masalları’ (esâtiru’l-evvelîn) şeklindeki nitelemesinin Allah tarafından açıkça reddedilmemiş olmasıdır.”[9] Kur’an’ın “eskilerin masalları” şeklindeki müşriklerin itirazına, “Hayır değildir!” demediği doğrudur; ancak “hak” dediği, “gayb haberi” dediği gerçektir. Bu durum dikkate alındığında Kur’an’ın bize masal anlatmadığı rahatlıkla söylenebilir. Ayrıca Öztürk’ün, Kur’an’ın neresinde bir kıssa anlatıldığını ve arkasından da müşriklerin o kıssaya “eskilerin masalları” dediğini de belirtmesi gerekirdi.
D.    Kıssalarda Gaye-Amaç Unsuru
Kıssalardaki ana temanın ilk hitap çevresine Allah’ın tek gerçek tanrı oluşu gerçeğini (tevhid) kabule yönelik bir hidayet çağrısıyla özdeş olduğunu belirten Öztürk,[10] Yusuf kıssasındaki şu ifadelerin muhtemelen dinleyici nezdinde kıssayı daha cazip kılmak için belirtilmiş bir detay kabilinden görmektedir:[11]Vezirin karısı şehirdeki kimi kadınların kendi aleyhindeki dedikodularını işitince onları konağında yemeğe davet etmek üzere haber gönderdi onlara mükellef bir ziyafet sofrası hazırlattı ve sofraya her koltuk için bir meyve bıçağı koydurdu kadınlar meyvelerini soydukları sırada ‘Yusuf'a çık şunların karşına da seni bir görsünler.’ dedi. Kadınlar onu görünce yakışıklılığı karşısında afallayıp farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve ‘Hayır olamaz Allah için bu bir insan değil harika bir melek!’ dediler.” (Yusuf 12/31). Öztürk, hiçbir müfessirin Yusuf kısasının bu bölümünden biz Müslümanların ne tür bir dinî-ahlakî ders çıkaracağı konusunda kayda değer bir açıklamada bulunmadığını ileri sürmektedir.[12] Hâlbuki kadınların tutumu, ahlakın dolayısıyla dinin ilgi alanı dışında değildir. Ayrıca ayetin, kıssayı bir nevi fantastik anlatı haline getirmek amacıyla Kur’an’da yer aldığını söylemek yerine bu ayetin eşsiz bir “kötü amaçlı empati örneği” içerdiğini söylemek daha yerinde olurdu. Ek olarak Yusuf kıssası sıkıcı mıdır ki cazip hale getirilmek amaçlı yani ibret içermeksizin böyle bir ifade kıssaya yerleştirilmiş olsun! Benzer şekilde Öztürk, Belkıs ve Musa kıssasının da tezyin türünden enstantaneler içerdiği kanaatindedir.[13] Onun yaklaşımının, “Madem bir hikmet göremedim, demek ki yoktur!” şeklinde olduğu söylenebilir. Hâlbuki ilim, acizliğinin de farkında olmaktır. Akla gelen bir soru da şudur: Acaba Öztürk hâlen yazmakta olduğu tefsirinde “tezyin kabilinden” dediği pasajları yorumlamadan mı geçecektir?
Kur’an’da yer verilen Zülkarneyn hakkında Öztürk, onun tarihî bir figür olduğunu söylemenin mümkün olduğu kadar onun mitik-efsanevi bir figür olduğunu düşünmenin de mümkün olduğunu ifade etmektedir.[14] Yazarı kıssaları yaşanmış olaylar olarak değil de efsane kabul etmeye zorlayan etken nedir? Zaten bunları iddia eden İslam düşmanı kesimler mevcuttur. Dileyen onların görüşlerine bakabilir. Bu açıdan Öztürk’ün ne tür bir yenilik getirdiğini bilmiyorum. Öztürk’ün yapması gereken şey, o iddiaları Müslümanların gündemine hem de o iddialara hak verir izlenimi verecek şekilde taşımak mı yoksa onlara Kur’an’ın verdiği cevabı mı sergilemektir?
Zülkarneyn kıssasına ilişkin söylediklerinin büyük ölçüde Ashâb-ı Kehf kıssası için de söz konusu olduğunu söyleyen Öztürk, “Bu kıssadan, dinî inanç ve yaşantımız sebebiyle ağır tehdit altında bulunduğumuz zaman zinde güçlerin şerrinden emin olmak ve canımızı kurtarmak için emin bir sığınağa girip yıllarca saklanmamız gerektiği gibi bir anlam mı çıkarmalıyız? Eğer öyleyse iyiliği emredip kötülükten nehyetme vecibesinden söz eden ayetler kimler için vahyedilmiştir? Dahası, Hz. Peygamber ve sahabenin sıkıntı ve çile dolu siretinde Ashâb-ı Kehf kıssasındakine benzer bir durum vuku bulmuş mudur?” şeklinde sorular sormaktadır.[15] Bu kıssada Ashâb-ı Kehf’in yıllarca mağarada kalmayı düşündüklerine dair elimizde bilgi yoktur. Pekâlâ, o mekân hicret amaçlı yolculukları için geçici bir menzil olabilir. Dolayısıyla onların iyiliği emir kötülüğü nehiy sorumluluklarından kaçtıkları söylenemez. Belli ki Mekke’de daha fazla kalamayan Müslümanlar gibi onlar da hicrete niyetlenip çıkmışlardır. Zaten Kur’an, onların bezgin bir ruh haliyle artık inzivaya çekilme niyetiyle mağaraya sığındıklarına dair bir veri sunmaz. Onlar iradeleri dışında mağarada uzun süre uyumuşlar ve uyanmaları, ahiret hayatının varlığına bir kanıt olarak sunulmuştur.
E.     Kıssalar Bağlamında Allah-İnsan-Tarih İlişkisi
Öztürk’ün kullandığı dil, sanki Kur’an’da çelişki avına çıkmış bir bilim adamının dili izlenimi vermektedir. Zira onun kullandığı dil, klasik “müşkilü’l-Kur’an” kitaplarında kullanılan dilden farklıdır. Nitekim onun kullandığı dilde anlama sorunu derinleştirilmekte, müşkilü’l-Kur’an literatüründe ise çözüme odaklanılmaktadır. Öztürk, kullandığı üslup ile Kur’an’ı anlama sorunlarını katmerleştirmektedir: “Kur'an'daki anlatıma göre birçok halk zulüm diye ifade edilen tutum ve davranışlarından dolayı helak olup gitmesine karşı İsrailoğulları kendilerine gönderilen onca vahye rağmen kimi zaman buzağı heykeline tapınmaları kimi zaman Hz. Musa gibi bir peygambere, ‘Sen ve tanrın beraberce gidin [o zorba halkla] savaşın’ (el-Maide 5/24) demelerine kimi zaman kendi peygamberlerini öldürmelerine yani kısaca zulmün, isyankârlığın ve nankörlüğün hemen her çeşidini icra etmelerine rağmen topyekûn helak edilmemişlerdir. Bu durum ister istemez şöyle bir soruyu akla getirmektedir: Âd, Semud, Ress gibi birçok halk tarihin muhtelif dönemlerinde topyekûn helak edilirken ve galip ihtimalle bebekler, çocuklar gibi nice masumlar da bu helaktan nasibini alırken, Tanrı aynı helak yasasını söz konusu halklardan daha büyük suçlar işledikleri su götürmez olan İsrailoğullarına niçin uygulamadı? Yahut tanrısal yasanın (sünnetullah) işleyişinde veya en azından ilâhi helak prosedüründe böyle bir değişikliği iktiza eden, dolayısıyla Tanrı’nın özellikle Musa dan itibaren sürekli olarak İsrailoğullarıyla meşgul olmasını gerektiren sebep neydi?”[16] “Karşı taraftan bir dil” kullanan Öztürk’ün sorularına şöyle yanıt verilebilir: Allah’ın herkese farklı yaşam süresi verdiğinden şüphe yoktur. Bu nedenle insanların bir kısmı erken vefat etmektedir. Bu vefat; sel, deprem vs. doğal felaketler yoluyla da olmaktadır. Toplum; dede, nine, anne, baba ve çocuklardan vs. müteşekkil olduğundan helak geldiğinde bir kısmının helak edilmesi bir kısmının ise vefat ettirilmesi normaldir. Ayrıca Allah’ın dilediğini yapmasına bir engel yoktur. Sünnetullahın kaç yasadan oluştuğu bizim için gaybtır. Bildiğimiz yasaların dışında başka yasaların yürürlükte olmadığını söyleyemeyiz. Yine bildiğimiz yasaların ne zaman ve nasıl devreye girdiği konusu da o yasaları koyanın (Allah’ın) bileceği bir şeydir. Allah’ın İsrailoğullarıyla sürekli meşgul olması söz konusu değildir. Kur’an’ın daha rahat anlaşılması için arka plan oluşturan Tevrat ehlinden ayrıntılı söz edilmesinde bir sakınca yoktur.
Öztürk’e göre Mekkeliler de helak edilmeyi hak ettikleri halde helak edilmemişlerdir: “Benzer bir soru Mekkeli müşriklerle ilgili olarak da sorulabilir. Zira Mekkeli müşriklerin geçmişteki toplumların helak ediliş gerekçeleri arasında sayılan bütün fiilleri aynı ile hatta fazlasıyla işledikleri bizzat Kur'an ifadeleri ile sabittir. Allah'a ortak koşmak peygamberleri yalanlamak Kur'an'ı alaya almak gibi major günahlarının yanı sıra birçok ayette de ifade edildiği üzere Hz. Muhammed'e, ‘Bizi tehdit edip durduğun şu azabı getir de görelim!’ diye küstahça meydan okumuşlardır. Hatta 38.Sâd 16. ayette geçen çok ilginç bir ifadeye göre müşrikler, ‘Rabbimiz azaptan payımıza düşeni neyse onu bize hesap gününden önce ver!’ diye alay etmişlerdir. Yine başka bir ayetteki ifadeye göre müşrikler, ‘Ey Allah!  Eğer bu Kur’an gerçekten sana ait bir kelamsa o zaman başımıza gökten taş yağdır yahut bizi çok şiddetli bir azaba çarptır da görelim!’ (el-Enfal 8/32) diye meydan okumuşlardır.”[17] Yüce Allah, hangi topluma ne zaman azap edeceğini insanlara danışacak değildir. O, kimi toplumlara dünyada kimi toplumlara ahirette kimine de dünya ve ahirette azap eder. Bu azapların toptan olanları da kısmi olanları da mevcuttur. Allah “her meydan okumaya” bir mucize göndermek zorunda değildir. Dilediği azgınlığa dilediği zaman diliminde müdahale eder.
 Yazar, “Ey peygamber! Sen aralarında bulunduğu sürece Allah onlara bu şekilde bir ceza verecek değil! Yine onlar af dilerlerken de Allah kendilerine azap edecek değil!” (el-Enfal 8/33) ayetinin delaletinin bazı müfessirleri epeyce zorladığını ileri sürmektedir. Öztürk, müşriklerin helak edilmemesinin temel sebebinin Hz Muhammed'in onların arasında bulunması olduğunu oysa bu ayetin yer aldığı Enfal suresi Medine döneminde Bedir Savaşı'ndan sonra nazil olduğunu belirtmektedir.[18] Ona göre Lut kavmine gelen azap gibi helak yasasının Mekke halkına da uygulanmasını gerekli kılan bütün şartlar oluşmuştur ama Allah, “Hz. Muhammed onların arasında bulunmaktadır.” şeklindeki ilginç bir gerekçeyle yasanın objektif işleyişini durdurmuş veya en azından askıya almıştır.[19] Öztürk’ün yazılarında ayetleri yorumlarken “ilginç” bulduğu şeylerden ne kastettiği izaha muhtaçtır. Biz de onun bu tutumunu niyet okumaya tabi tutmadan ama “ilginç” bulduğumuzu belirterek geçelim. Öztürk sünnetullahı %100 kavramışçasına iki farklı zaman diliminde ve farklı problemlerin ön plana çıktığı iki toplumu helak açısından eşitlemekte ve Mekke halkına da azabın gelmesi gerekirken gelmediğini söylemektedir. Anlaşıldığı kadarıyla Öztürk tespit edebildiği bazı yasaları, yasa koyucunun üzerinde gördüğü izlenimi verecek ifadeler kullanmaktadır. Hâlbuki yasa koyucu istisna koyabilendir.
Sonuç
Verdiğimiz örnekler temelinde diyebiliriz ki Öztürk, niyeti ne olursa olsun, Kur’an’ı “bir çelişkiler yumağı” gibi takdim etmekte, ona bir müfessir gibi değil,  “onun açıklarını ortaya koymakla mükellef bir araştırmacı” gibi hareket etmektedir. Bunu ondan daha profesyonelce ve daha keskin ifadelerle yapanlar (Müslüman mahallesine mesafeli olanlar) varken Öztürk’e ihtiyaç var mıdır? Öztürk’ten beklenen “sözlü ve yazılı güzel ifade kabiliyetini” kullanarak “bizim mahalleden” karşı tarafa ses vermesidir. Karşı mahallenin söylemi ise çıkmaz sokaktır.

“KISSALARIN DİLİ” ADLI ESER ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

-II-
A. Mucize Kavramı ve Mucize Gönderme Prosedüründe Değişiklik
Peygamber olduğunu ileri süren kimsenin elinde doğruluğunu kanıtlamak için Allah tarafından yaratılan hârikulâde olay diye tanımlanan mucizeyi gerçekleştiren elçi değil Allah’tır. “Mucizeleri gerçekleştirebilen Tanrı düşüncesinin bazı sorunlara yol açtığını düşünen Öztürk alışıldığı üzere bazı sorular sormaktadır: “Neden Tanrı kendi varlığını ve vahyinin kanıtı olarak mucizeleri belirli kişilere vermektedir de diğerlerine vermemektedir? Neden her şeye kadir Tanrı mucizelerle bazı kişilerin acı ve ıstıraplarını önlerken diğerlerini, mesela Hz Muhammed'i çaresizlik içinde bırakmaktadır? Hissi ve kevnî mucizelerden ahlâkî yargılar ve ibretler çıkarabilir miyiz?”[20] Allah, dilediğini yapar. Her peygambere mucize verildiği Kur’an’da anlatılmamışsa da onların iddialarının gerçek olduğunu kanıtlayacak bir göstergenin onlara verildiğini varsayabiliriz. Mucize, verilen kimseye bahşedilen bir nimet ise Allah bu nimeti nasıl paylaşacağını insana danışmaz. İnsanın yapması gereken şey hâşâ Allah’ı hesaba çekmek değil, ilahî hikmeti kavramaya çalışmaktır. Öztürk’ün ifadesinden anlaşılan şey, onun standart bir peygamber imtihanı beklentisi içinde olduğudur. Allah böyle bir şey dilememiştir. Her peygamber içinde bulunduğu zaman ve mekânın şartları içinde imtihan edilmiştir. Peygamberlerin “Allah’a karşı haklarını(!)” savunacak bir savunmacıya ihtiyaçları olmamıştır. Günümüzde de buna ihtiyaç yoktur. Hissi mucizelerden ahlaki yargıların çıkma ihtimali söz konusuyla çıkarılabilir. Bu konu, kıssaların hangi ibret konularını ön plana çıkardığıyla ilişkilidir.
Kur'an'da müşriklerin hissi mucize taleplerine olumsuz cevap verilmesi ve Bu bağlamda “Bizi ayetler (mucizeler?) göndermekten alıkoyan tek sebep, önceki toplumların bunları yalanlamış olmasıdır.” (el-İsra 17/59) şeklinde bir gerekçe öne sürülmesini düşündürücü bulan Öztürk, bu ayetin devamında “Semud kavmine bir uyarıcı emare (mubsira) olarak o dişi deveyi verdik/gönderdik ama onlar bunu hiç dikkate almadılar. Oysa biz bu tür mucizeleri sadece korkutmak amacıyla göndermişizdir.” İfadesinin yer aldığını belirtmekte ve geleneksel yoruma göre Allah burada Mekkeli müşriklerin hissi mucize talebini reddettiğini, mazideki toplumların bu tür mucizeleri yalanladığı gerekçesini zikrettiğini ve bunun Semud kavminin inkârcı tutumlu ile örneklendirildiğini söylemekte ve yine sorular sormaktadır: “Peki öyleyse niçin ilk Semud kavmine gönderilen Hz. Salih ile Hz. Muhammed'in peygamberlik dönemi arasındaki zaman diliminde yaşamış olan Hz. Musa, Hz. Süleyman ve Hz. İsa gibi peygamberlere birçok hissi mucize verilmiştir? Diğer bir deyişle, mademki Mekkeli müşriklerin hissi mucize taleplerine olumsuz cevap vermenin temel gerekçesi bunların geçmişte Semud kavmi tarafından yalanlanmış olmasıdır o halde niçin anılan kavmin helâkinden asırlar sonra görev yapmış peygamberlere bu tür mucizeler verilmiştir?”[21] Bu soruların sorulması, anlaşıldığı kadarıyla “Kur’an’da tutarsızlıklar var.” iddiasına kısmen de olsa prim verildiğini göstermektedir; çünkü Kıssaların Dili adlı bu kitapta “Mülhidlere cevap” tarzında bir yaklaşım mevcut değildir. Aksine Öztürk şöyle “karşı mahalleden” bir dil kullanarak şöyle demektedir: “Bütün Bu soruların da işaret ettiği gibi Hz Muhammed'e, dolayısıyla müşriklere mucize gönderilmeme sebebinin önceki kuşakların tekzibine bağlanması Allah'ın tarihe deyim yerindeyse bir tür deneme yanılma yoluyla müdahale ettiğini düşündürmektedir.”[22] Öztürk’ün bu konudaki karamsar havası, Kur’an’da çelişki var.” iddiasına prim veren “nesh” anlayışında dağılıp gitmektedir.[23] Muhtemelen nesh teorisi “tarihselliğe fırsat verme” kontenjanından faydalanmaktadır. Ayetten (el-İsra 17/59) anlaşıldığı kadarıyla meydan okumalara karşı “son peygambere” mucize verilmeyeceğinden söz edilmektedir.
Öztürk, Kur’an’ın kâfirlere meydan okurken kâfirlere kendisiyle meydan okumasını bir totoloji olarak görmektedir. Öztürk’ün  sosyolojideki “İfade edilmek istenen veya arzu edilen bir şeyi, başka sözlerle tekrar ederek ispat ediyormuş gibi göstermekten ibaret olan safsata” şeklindeki totoloji tanımını kastetmediğine dair hüsnüzannımızı koruyarak onun adeta karşı mahalleden top atışlarına bir bakalım: “İnsanlar Kur’an’ın bir benzerini getirmekten acizlerse, Kur’an niçin onlara meydan okumaktadır? Çünkü insanlar böyle bir şeyden acizlerse meydan okumaya ne gerek vardır? Ayrıca bir şeyi yine aynı şeyle delillendirmeye çalışmak bir kanıtlama olabilir mi? Belli ki böyle bir kanıtlama, yani Kur’an’ın Allah kelamı oluşunu, ‘Çünkü Allah kelamıdır.’ şeklinde kanıtlamak bir totolojidir.”[24] Kur’an, dileyenin inanacağı dileyenin de inkâr edeceği bir kitaptır. Kur’an’ın delillendirme biçimini beğenmeyenler tevhid, adalet, yaratılış, ahiret vs. konularında daha kuvvetli delillendirmeler içeren bir kitap buldularsa piyasaya sürerler biz de inananlar olarak kitabı inceler, gerçeği ortaya koyarız. Kur’an’dan daha tutarlı bir kitap ortaya koymayıp Kur’an’ın tutarsızlıklarını (!) sergilemeye çalışmak, iyi niyetli bir çaba olarak görülemez.

Yazının künyesi: Kayacan, Murat, “Kıssaların Dili Adlı Eser Üzerine Bir Değerlendirme”, Haksöz Derg., S. 337, İst., Ocak, 2018. (56-60).


[1] Mustafa Öztürk, Kıssaların Dili, 2. Bs (Ankara: Ankara Okulu, 2010), 17.
[2] Öztürk, Kıssaların Dili, 17.
[3] Öztürk, Kıssaların Dili, 21.
[4] Öztürk, Kıssaların Dili, 22.
[5] Öztürk’e göre Allah ahlak ve adalet tanrısı gibi görünmekte, kendisini “âlemlerin rabbi” olarak tanıtmaktadır. Bkz. Öztürk, Kıssaların Dili, 56.
[6] Ömer Özsoydan nakille bkz. Öztürk, Kıssaların Dili, 24.
[7] Öztürk, Kıssaların Dili, 24-25.
[8] Murat Sarıtaş, “Muhammed Ahmed Halefullah”, erişim: 25 Mart 2019, https://islamansiklopedisi.org.tr/muhammed-ahmed-halefullah.
[9] Öztürk, Kıssaların Dili, 25.
[10] Öztürk, Kıssaların Dili, 37.
[11] Öztürk, Kıssaların Dili, 38-39.
[12] Öztürk, Kıssaların Dili, 39.
[13] Öztürk, Kıssaların Dili, 40-41.
[14] Öztürk, Kıssaların Dili, 46.
[15] Öztürk, Kıssaların Dili, 46-47.
[16] Öztürk, Kıssaların Dili, 58-59.
[17] Öztürk, Kıssaların Dili, 59.
[18] Öztürk, Kıssaların Dili, 59.
[19] Öztürk, Kıssaların Dili, 60.
[20] Öztürk, Kıssaların Dili, 64.
[21] Öztürk, Kıssaların Dili, 66.
[22] Öztürk, Kıssaların Dili, 66-67.
[23] Mustafa Öztürk, Kur’an ve Tarihsellik Hakkında Belirtmem Gereken Birkaç Husus, erişim: 15 Nisan 2019, http://mustafaozturkarsivi.blogspot.com/search?q=nesh.
[24] Öztürk, Kıssaların Dili, 69.
“Kıssaların Dili” Adlı Eser Üzerine Bir Değerlendirme -I-
  • Title : “Kıssaların Dili” Adlı Eser Üzerine Bir Değerlendirme -I-
  • Posted by :
  • Date : 1.5.19
  • Labels :
Next
This is the most recent post.
Önceki Kayıt
  • Blogger Comments
  • Facebook Comments

0 yorum:

Yorum Gönder

Kayıt olmadan yorum yapmak için anonim, isim girmek için Adı/Url seçerek yorum yapabilirsniz.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Top