728x90 AdSpace

Yeni

23 Nisan 2016 Cumartesi

Kur'an'da Gayr-i Müslimlerle Diyalog, İşbirliği ve Dostluk

kuranda-gayri-muslimlerle-diyalog-isbirligi-ve-dostluk

KUR’AN’DA GAYR-İ MÜSLİMLERLE DİYALOG, İŞBİRLİĞİ VE DOSTLUK

Murat KAYACAN*


Abstract

World peace is a concept that it is frequently mentioned as wars among countries cannot be stopped in one way or another. Religion can have a significant role in minimizing the number of wars although world peace cannot be achieved and in spite of the wars among the members of different religions. In this paper, we will handle the verses of the Quran which we think they relate to dialogue cooperation and being friend with other religions’ members. The fact that some verses of the Quran do emphasize cutting off relationships with some of the non-Muslims, which were sometimes percieved incorrectly, will be pointed. Without neglecting the contemporary comments on the verses in question, the information and comments in the first and classic period Quran exegesis will be applied.
Keywords: dialogue, cooperation, agreement, friendship.

Özet

Ülkeler arası savaşlar bir türlü sona erdirilemediğinden ötürü, “dünya barışı” adından sıkça söz edilen bir kavramdır. Dünya barışı tamamen sağlanamasa da ve hatta bazen dinlerin mensupları nedeniyle savaşlar yaşansa da savaşların azalmasında din önemli bir rol üstlenebilir. Bu yazıda Kur’an’ın farklı din mensuplarıyla diyaloğa, onlarla işbirliğine gitmeye ve dostluk kurmaya dair olduğunu düşündüğümüz ayetleri ele alınacaktır. Ayrıca gayr-i Müslimlerin bir kısmı ile ilişkilerin kesilmesi vurgusuna sahip ayetlerin zaman zaman yanlış anlaşılmış olduğu ortaya konacaktır. Konumuza dair ayetler hakkında günümüzde yapılan yorumlar ihmal edilmeksizin, ilk ve klasik dönem tefsir kaynaklarındaki bilgi ve değerlendirmelere başvurulacaktır.
Anahtar kelimeler: Diyalog, işbirliği, anlaşma, dostluk.
GİRİŞ
Kur’an ırklara ya da kavimlere değil, inanca dayalı bir toplumun kurulmasını öngörür. İslam, tüm insanlığın dünya ve ahiret saadetini hedefleyen bir din olarak, dinî özgürlük kavramını kabul eder. Bu dünyada dileyen inanır, dileyen inanmaz. Yüce Allahın bütün iyiliklerine, teşvik ve sakındırmalarına karşın inanmayanlar, ahirette bunun bedelini öderler. İslam, müminlere diğer inanç mensuplarını görmezden gelmeyi ya da onlarla ilişkileri kesmeyi önermez. Aksine, Müslümanlara onlarla iyi ilişkiler kurmayı, onları kurtuluş yolu öğreten vahye inanmaya ve yaşamaya davet etmeyi öğütler. Kur’an’da Müslümanların gayr-i Müslimlerle ilişkilerinin nasıl düzenleneceği konusunda bazı sınırlamalar söz konusu olsa da, Müslümanların onlarla diyalog kurması, vahyi ölçüleri aşmayan işbirlikleri geliştirmesi ve dostluk kurmasında bir sorun yoktur. Sosyal bir varlık olan insan diyalog, işbirliği ve dostluktan uzak düşünülemez. Özellikle günümüzde, internetin yaygın kullanımıyla bilikte bu üç kavram kendilerine daha geniş bir uygulama alanı bulmuştur.
Bu araştırmada iki ya da daha fazla kimse/kesim arasındaki sözlü ya da yazılı iletişim diye tanımlanan diyaloğu; amaçları ve karşılıklı çıkarları bir olanların oluşturdukları çalışma ortaklığı anlamındaki işbirliğini ve onun resmiyete bürünmüş hali diyebileceğimiz anlaşmayı; sosyolojinin, sosyal psikolojinin, antropolojinin, felsefenin de konusu olan ve sevgiye dayalı ilişki manasındaki dostluğu Kur’an perspektifinde ortaya koyacağız. Ancak sadece “topluluk olarak” Müslümanlarla gayr-i Müslimler arasındaki ilişki açısından söz konusu bu üç kavram üzerine odaklanacağız.

A. Diyalog

Diyalog; iki ya da daha fazla tarafın ortak fayda içeren bir anlaşmaya varabilmek için birbiriyle görüşmesi şeklinde anlaşılabilir. Dolayısıyla diyaloğun dinlerin klasik “eritme potası”nda erimesi gibi bir sonuç getirmesi beklenmemelidir. Pakistanlı Müslüman filozof Shabbir Akhtar’ın ifadesiyle farklı inançların belirgin özelliklerinin varlığı kabul edilmelidir (Cohn-Sherbok, 2001: 2) Bunu gerçekleştirmek için tarafların birbiriyle konuşması gerekir. Batı’da yaşanan birçok mezhepî savaşın ardından Hristiyanların kendi aralarında başvurdukları diyaloğa ek olarak, onlarla Yahudiler arasında da diyalog kurmak gündeme gelmiştir. İslam dünyasına gelince, büyük kesimi oluşturan Sünniler ile azınlık addedilebilecek Şiiler arasında “takribu’l-mezâhib” (mezheplerin yakınlaştırılması) girişimleri söz konusudur (Kaplan, 2013: 257-274). Kısaca söz ettiğimiz bu diyalog örneklerinin ardından, asıl konumuz olan Müslümanlarla gayr-i Müslimler arasındaki diyalog kapsamında görülebilecek ayetleri değerlendireceğiz.
Kat’ade’ye göre Yahudileri muhatap alan bir ayette (Taberi, 2000, VI: 483) Ehl-i Kitap ile ortak paydalarda buluşmak teşvik edilmektedir. Onlardan istenen şey, sadece Allah’ın birliğine inanmaları ve Allah’ın yanında başkalarını ilahlaştırmamalarıdır: “De ki: Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman, 'Şahit olun ki biz Müslümanlarız!' deyiniz.” (Al-i İmran, 3: 64). Bu ayetin muhatabının Yahudiler olduğu esas alınsa bile, kapsamına Hristiyanların da dahil edilmesine bir engel yoktur. Tek tanrı inancı Hristiyanları, Yahudileri ve Müslümanları diyalog içinde bulunmaya yönlendirecek belki de en önemli etkendir. Görüldüğü gibi, ayette Müslümanlar, Hristiyan ve Yahudilerle birlikte diyalog kurmaya davet edilmektedir. Onların çağırıldığı ortak olan bir söz, dini Allah'a has kılmak (ihlas) ve tevhiddir. Onlar, Allah'ın “göklerin, yerin ve kendilerinin Yaratıcısı ve Rabbi olduğunu” kabul etmektedir (Maturidi, 2005, II: 393). Bu bilgide ihtilaf olmayışı –ki bu her üç grubunda bu ifadeler üzerinde ittifak edebilecekleri anlamına gelmektedir.- onlara İslam’ı daha fazla anlatmak için bir imkân olarak görülebilir. Görüldüğü gibi –her ne kadar hakikatın sizde ve batıl olanın da ötekinde olduğunun diyalog kurmayı engelleyebilir bir şey olduğu söylense de (Illman, 2010: 186)- Kur’an her grubun kendi doğusu olarak sahip çıktığı müşterek ilkeler üzerine kurulu bir “ortak zemin bulma” çabası içine giren ve onu sürdürecek kesimleri cesaretlendirmektedir.
Bir bakıma yukarıdaki ayet diyaloğun temel başlığını oluşturmaktadır. Önce tevhid konusundan başlamak gerekir. Dikkat edilirse yukarıdaki ayette kelime-i tevhidin yani “la ilahe illallah”ın anlamı dile getirilmektedir. Allah’a ortak koşulmayacak ve din alimleri Rab konumuna yükseltilmeyecektir. Aksi takdirde tevhid, yani temel ilke ve başlangıç noktası bozulmuş olur. Eğer taraflar farklı dinlerin mensupları olarak muhatap alınacaksa önce Allah’ın birliği konusunda anlaşmak gerekir. Ardından diğer konular gelir. Diğer konularda da önce ortak olan görüşler tespit edilir, ancak ondan sonra öteki meselelere geçilir. Bu gibi diyalog ortamlarında taraflardan biri diğerine baskı uygulamazlar. Ancak baskı uygulamamak dinini diğer tarafa anlatmamak, diğer tarafı dinine davet etmemek anlamına gelmez. Aksine, kavga etmeden ve baskı yapmadan karşılıklı son derece saygılı bir atmosferde dini konuları tartışmak anlamına gelir. Neticede taraflardan biri, diğer tarafın dinini benimseyebilir; benimsemese bile taraflar birbirlerini yakından tanımış olurlar. Zaten İslam, Müslümanları başkalarına inançlar nedeniyle baskı yapmaktan açıkça alıkoyan ve inanç farklılığından dolayı onlarla kavga etmeyi ve savaşmayı yasaklayan bir dindir (Şimşek, 2012, I: 365).
Diyalog ortak olmayan hususları dile getirmemek yahut ileri sürülen dinlerin karmasından yeni bir din oluşturmak şeklinde de anlaşılmamalıdır. Gerçekten kendi dininin Allah tarafından gönderildiğine inananlardan, kendi inançlarına hiç kimseyi davet etmemelerini yahut dinlerinin bir kısmından vazgeçmelerini bekleyemeyiz. Günümüzde dinler arası diyaloğa İbrahimi dinler şeklinde bir başlık seçilmesi, bizce Müslüman’ın kabul edeceği bir başlangıç noktası değildir. Çünkü din, Hz. İbrahim’in veya bir başkasının değil Allah’ındır. Peygamberlerin ortaya koydukları bir şey değildir (Şimşek, 2012, I: 365). Kur’an’a göre din, ilk peygamberden son peygambere kadar gönderilen tek dindir: İslam.
Dünyada herkesin peygamberlerin mesajına iman etmemesi somut bir gerçekliktir: “Eğer Rabbin dileseydi elbette bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Halbuki yine de ihtilaf edip duracaklardı.” (Hud, 11: 118). Kat’ade’nin ifadesiyle Allah, herkesin Müslüman olmasını dilemediğine göre (Taberi, 2000, XV: 531) yapılması gereken, bu farklılığın tabi olduğu gerçeğini dikkate almak ve başka bir din veya ideolojiye sahip kesimlerle ortak zeminde bir dünya tesisi için diyalog kurmaktır.
Yahudilerden söz edilen bir bağlamda Kur’an’da şöyle denilmektedir: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete kavuşanları da en iyi bilendir.” (Nahl, 16: 125). Bu ayet bağlamında diyaloğun amacı, hikmetli ve güzel bir şekilde insanları dine davettir. Bu da gayr-i Müslimler ile diyalog kurarken onları dinlemeyi, yanlış fikirlerinden ya da inançlarından dolayı onlarla alay etmemeyi ve yanlışlarında ısrar ettiklerinde onlara karşı inatçı bir tavır sergilememeyi gerekli kılar.
Kat’ade’den aktarıldığına göre, Müslümanlar kâfirlerin putlarına hakaret ediyordu. Ancak muhatapları bir bilgisi olmayan cahil bir topluluk idi (Taberi, 2000, XII: 34). Bu nedenle yüce Allah Müslümanlara şöyle bir uyarıda bulundu: “Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. O, onlara ne yaptıklarını haber verir.” (Enam, 6: 108). Batıl da olsa inançlara hakaret, diyaloğu kesmeye neden olur. Doğru olan üslup, diyalog kurulan topluluğu hakka yönlendirirken onları mümkün olduğunca incitmemektir. Bu ayetteki sövme hakaret içeren hususlardır. Yoksa Allah’a ortak koşulanlara ibadet etmenin caiz olmadığını, onların zarar verme ve yararlandırma gücüne sahip bulunmadıklarını, kısacası ibadet edilmeyi hak etmediklerini söylemek sövme değildir. İnkârcılar Allah’a hakaret ediyor diye tebliğ terk edilmemelidir. Gerçekte, bir kimsenin tebliğ tarzı –tebliğin kendisi değil- müspet değilse, aksine olumlu gelişmeleri temin etmede saldırganvari bir şekilde ve bir engel konumunda ise, bu kusurlu yöntem terk edilmelidir. Allah doğrunun terkini yasaklar. Yanlışın terkini emreder (Al-i İmran, 3: 104). Yukarıdaki ayetin orijinalinde yer alan “ellezine” mevsul isminin, bizzat canlı-cansız dua edilen şeylerden ziyade önce bu işi yapan kişileri ifade ettiği de söylenebilir. Bu anlam tercih edilirse ayetin meali şöyle olur: Allah'tan başkasına tapanlara sövmeyiniz (Çantay, 1984, I: 202: Bilmen, 1991, II: 936). Doğru olan, ne başka inançlara ne de o inançların bağlılarına sövmektir.
Ehl-i Kitap ile diyaloğa dair ayetlerde onlara karşı toptancı bir tavır yoktur. Müslümanlar Hz. Musa ve Hz. İsa’yı peygamber ve o ikisinin tanrısını da rab olarak kabul etmektedirler. Ancak Yahudilerin de Hristiyanların da itikad ve tavırlarında yanlışlıkları söz konusuysa onlara aynı düşüncede buluşmazlar. Sözgelimi, Allahu Teala Hristiyanların kâfir olanlarına ve Hz. İsa'yı Rableri sanan kesimlerine Rasulullah (s)'ın şöyle demesini istemektedir: “De ki: Allah'ı bırakıp da size ne zarar ne de fayda vermeye gücü yeten şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah işitendir, bilendir. De ki: Ey Ehl-i Kitap! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. (Maide, 5: 76-77). Bu ayetlerde kastedilen Ehl-i Kitap İncil ehlidir ve onlardan istenen şey, Hz. İsa'ya hiçbir şekilde ilahlık ve rablık izafe etmeden sadece Allah'ın kelimesi olarak kabul etmeleridir (Taberi, 2000, X: 486, 487). Görüldüğü gibi Kur’an’ın hakikatin temel unsuruna bir vurgu vardır o da Allah’ın birliği vurgusudur. Hristiyanlarla diyalogta onlar da Hz. İsa’nın ilahlığının reddedildiği ve Allah’ın birliğinin kabul edildiği bu hakikate davet edilmektedir.
Kur’an, Ehl-i Kitap ile diyalog kurularak onları kötülükten alıkoymanın yöntemini şöyle vermektedir: “İçlerinden zulmedenleri bir yana, Ehl-i Kitapla ancak, en güzel yoldan mücadele edin ve deyiniz ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuzdur.”(Ankebut, 29: 46). Ayette söz edildiği gibi en güzel yolla mücadele, uygun bir yöntemin ve uslubun kullanılması, kaba tavırlara yumuşaklıkla karşılık verilmesidir (Zemahşeri, h. 1407, III: 457). Bu ayette Müslümanlara zulmeden saldırgan Ehl-i Kitap mensupları hariç, onların zalimce davranmayan diğerleriyle iyi ilişkiler geliştirmeye ve onlarla ortak alan bulma çabasına bir teşvik söz konusudur.
Müslümanlara karşı mücadelede önde gelseler de, Yahudiler arasında bile farklar görülmelidir. Çünkü hepsi değişime kapalı değildir: “Hepsi bir değildirler. Ehl-i Kitap içinde doğruluk üzere bulunan bir topluluk vardır ki, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah'ın ayetlerini okurlar. Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar iyi insanlardandır. Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah kendisinden gereği gibi sakınanları bilir.” (Al-i İmran, 3: 113-115). İbn Abbas’tan aktarıldığına göre, söz konusu kimseler, Müslüman olmayı tercih eden Yahudilerdir ve bunlar oldukça iyi Müslümanlar olmuşlardır (Taberi, VII: 120). Demek ki risaletin ilk dönemindeki Müslümanlar, başka dinlerin mensuplarıyla diyalog kurarlarken, toptancı bir tavır içinde değillerdi. Diyalogu terk etmek, İslam’ı tebliğ sorumluluğunun farkında olan Müslümanların yapacağı iş değildir. Bu açıdan sabırla İslam’ı anlatan ve gayr-i Müslimlerle diyalogu oldukça uzun bir süre kesmeyen Hz. Nuh iyi bir örnektir (Ankebut, 29: 14).
Her ne kadar diğer dinlerin mensuplarıyla diyaloğun teolojik bir gereklilik olmadığı ve teolojinin sistematik bir bölümünü oluşturmadığı ileri sürülse de (Moyaert, 2012: 85), tebliğci dinler açısından bakıldığında bu görüşün doğru olmadığı ortadadır. Dinler arası diyalog konusunda gösterilecek herhangi bir çaba –tabiri caizse- Doğu ve Batı[1] arasındaki ihtilafların çözümüne katkı sağlayacaktır.

B. İşbirliği/Anlaşma

İşbirliği, ortak bir amacı olan ve böylece kâr temin eden kimselerin oluşturdukları çalışma ortaklığı; anlaşma da siyasal, ekonomik, kültürel vb. alanlarda yapılan uzlaşma şeklinde tanımlanabilir. Bu tanımlama esas alındığında, Müslümanların gayr-i Müslimlerle dinen yasaklanmayan konularda onlarla işbirliğine gitmesinde ve anlaşma yapmasında bir sakınca yoktur. Kur’an barış içinde yaşamak isteyen inkârcıların bu talebini Müslümanların görmezden gelmemelerini öngörür: “Eğer onlar barıştan yana olurlarsa, sen de barıştan yana ol! Ve Allah'a güven. Çünkü işiten ve bilen O'dur.” (Enfal, 8: 61). Anlaşma için taraflar arasında samimiyet veya dostluk gerekmemektedir. Anlaşma şartlarına sadık kalmak yeterlidir.
Rasulullah (s)’a biat etme, Allah yolunda cihad, vefa gösterilmesi gereken işler ve Allah’a yemin şeklinde de yorumlanan Allah’ın ahdi (Râzî, h. 1420, XX: 263) ifadesinin geçtiği bir bağlamda Kur’an, anlaşmaya bağlı kalmanın önemini şöyle belirtmektedir: “Bir de anlaşma yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin ve pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Allah'ı üzerinize şahid tuttuğunuz halde, nasıl olur da bozarsınız! Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir. Bir topluluğun diğer bir topluluktan daha çok olmasından dolayı yeminlerinizi aldatma aracı yaparak ipliğini sağlamca büktükten sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Şüphesiz Allah onunla sizi imtihan eder. Üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size muhakkak açıklayacaktır.” (Nahl, 16: 91-92). Müslüman güvenilir ve dürüst kişidir. Dolayısıyla gayr-i Müslimler ile bir anlaşma yapıldığında, o anlaşmaya aykırı davranılmaması ve anlaşmanın ihlal edilmemesi gerekir. Gayr-i Müslimlerle yapılan bir anlaşmayı bozmak bazı Müslümanlar tarafından yanlış bir şekilde “kısa günün kârı” görünebilir. Ancak doğru olan anlaşmalı toplulukların hukukuna riayet etmektir. Kur’an bu konuda şöyle bir uyarıda içermektedir: “Allah'ın ahdini az bir bedel karşılığında değişmeyin. Eğer bilirseniz muhakkak ki Allah katındaki sevap sizin için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16: 95). Ayetten anlaşıldığı gibi, başkalarıyla yapılan anlaşma şartlarına uymak dinen teşvik edilmektedir. Bu konuda ortaya konacak doğru tavır, İslam’ın etki alanını genişletmede önemli bir role sahip olacaktır. Meseleye ahiret açısından bakıldığında da şöyle denebilir: Anlaşmalarına uygun hareket eden Müslümanlar, Allah katında tükenmeyen sonsuz nimetlere kavuşacaklardır. Allah, verdikleri sözü yerine getirme konusunda sabredenleri en güzel şekilde ödüllendirecektir (Mukatil, h. 1423, II: 485).
Müminler, anlaşmalı olduğu topluluklara mensup kimselere ve Müslümanlarla savaşmayanlara karşı iyi davranmakla yükümlüdür: “Ancak o kimselere dokunmayın ki, sizinle aralarında anlaşma olan bir kavme sığınmış bulunurlar. Yahut ne size karşı ne de kendi kavimlerine karşı savaşmayı gönüllerine sığdıramayıp tarafsız olarak size gelmişlerdir.” (Nisa, 4: 90). Anlaşmalı olan topluluğa katılan kimseler, o topluluk gibi kabul edilir ve onlara karşı savaşılmaz (Matüridî, 2005, III: 294). Müslümanlarla çatışmasız bir hayat sürdürmeyi tercih edenlerle, tüm insanların hayat hakkına saygı ilkesi kabul edilerek, adalet ve barış temelinde işbirliği yapılabilir.
Hz. Peygamber (s) ile Hudeybiye’de anlaşma imzalayan Kureyşli müşrikler bir süre sonra anlaşmayı ihlal etmiş ancak onlarla ittifakı olan müşrik Bekiroğullarından bir kesim ise anlaşma metnine sadık kalmıştı (Taberi, 2000, XIV: 142). Müslümanların, anlaşmaya sadık kalan müşriklerle olan ilişkileri anlaşmaya uygun hareket etmeyen Kureyş müşrikleriyle ilişkileri gibi olmamıştır. Müslümanlar anlaşmayı ilk bozan taraf olmazlar: “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden size karşı herhangi bir eksiklik yapmayan ve aleyhinize kimseyle yardımlaşmayanlar müstesnadır. Onlarla olan antlaşmanızı belirlenmiş süreye kadar devam ettirin. Allah sakınanları sever.” (Tevbe, 9: 4). Bekiroğulları müşrikti ancak onların bir kolu, anlaşmanın kurallarına karşı gelmemiş, bu nedenle Kur’an müşrik olmalarına rağmen onları Kureyşli müşriklerle bir tutmamıştı. Yani bir anlaşmanın Müslümanlar tarafından daha sonra geçersiz kabul edilmesi, karşı tarafın müşrik oluşu ile değil, anlaşma şartlarına riayet edip etmemesiyle ilgilidir.
Yüce Allah’ın kullarını imtihan edip tutum ve tavırlarını netleştirdiğini ifade eden bir ayette şöyle denilmektedir: “Yoksa siz hep kendi halinize terk olunacağınızı mı sandınız? Allah'ın, içinizden cihad edenleri ve Allah'tan, Rasulü'nden, müminlerden başka kimseye sığınmayan ve başkaca sığınacak bir yer aramayanları görmediğini mi (zannediyorsunuz)? Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tevbe 9: 16). Allah müminlere, anlaşmalı olan müşrikleri dost edinmeyi ve müminlerin sırlarını onlara vermeyi yasaklamaktadır (Taberi, 2000, XIV: 163). Gayr-i Müslimlerle Müslümanlar aleyhine işbirliği o an için dünyevi anlamda (para ya da güç açısından) çok kârlı olabilir. Ancak müminler ahirette onları huzura kavuşturacak konularda işbirliği yapabilirler. Kur’an, Müslümanların başka Müslümanlar aleyhine işbirliğine gitmelerini onaylamaz.
Kur’an müheymin (koruyan kollayan) bir kitap olarak Allah’ın daha önce gönderdiği kitaplarda (Tevrat, İncil vs.) bulunan hakikatın şahitliğini ve bâtıl unsurların da yanlışlığını vurgulayan bir kitap olarak (Hilali, 1956: 152), son Kitab’ı ve Rasul’ü kabule yanaşmayan Yahudi ve Hristiyanların kendi Kitaplarına yönlendirildiği bir bağlamda şöyle demektedir: “Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitab (Kur’an)ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, herbiriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir.” (Maide, 5: 48). Hayır işleri sadece Müslümanlar tarafından yapılmaz. Müslümanlar başka inanç gruplarının üyeleri tarafından yapılan hayır işlerini yok saymazlar. Ayetten anlaşıldığı kadarıyla dinin ve şeriatların hedefi, iyiliklerin hâkim kılınmasıdır. O halde Müslümanlar da gayr-i Müslimler de iyiliklerde yarışmalıdır. Madem herkes kendi dininin hak din olduğuna inanıyor, o halde bundan dolayı sadece çekişecekleri yerde iyilikte ve iyi işlerde yarışsınlar. Farklılıkları çekişme ve düşmanlık konusu yapmasınlar. Aralarındaki ihtilafı Yüce Allah kıyamet günü sonuca bağlayacaktır (Şimşek, 2012, II: 65). Ayette iyiliklere ifadesinin kullanılması dikkat çekicidir. Sanki muhataplara, “Takip ettiğiniz yolun iyilik olup olmadığına dikkat edin de öyle yarışın.” denilmektedir. Davranışlarında da şahit olunduğu gibi, Hz. Muhammed’in yolunun iyilik olduğu ortadadır. Onun peygamberliği mucize (Kur’an) ile de sabittir. O halde “Ey Kitap Ehli! İyilik olduğu kesin olan Muhammed’in yoluna gelin ve öylece yarışın.” şeklinde imada bulunulmaktadır (Şimşek, 2012, II: 65). Bununla birlikte tüm iyiliklerin Müslümanlardan, tüm kötülüklerin de gayr-i Müslimlerden kaynaklandığı düşünülmemelidir. Çünkü değişik oranlarda da olsa, her iki kesimde de “şeytana uyma” ihtimali mevcuttur.

C. Dostluk

Dostluk kelimesinin Arapça karşılığı velâyettir. Arapça’da v-l-y kök harflerinden türeyen kelimeler yakınlık, birinin yardımına koşan, dost, anlaşmalı kimse anlamlarını ifade etmektedir (İbn Faris, 1979, VI: 141). Bu kökten türemiş olan velî terimi Kur’an’da tekil ve çoğul (evliyâ) olarak seksen yedi ayette yer almıştır. Bunlardan kırk altısında Allah’ın insanlara dostluğunu, üçünde insanların Allah’a dostluklarını ifade etmek için kullanılmıştır. On ayette ise insanlarla şeytan arasındaki dostluğa, diğerlerinde ise iyi veya kötüler arasındaki dostluğa işaret etmektedir. Mevlâ ve velî terimleri de Kur’an’da aynı anlamda geçmekte olup velî, hem Allah hem de kul için kullanılırken, mevlâ ancak Allah için kullanılmıştır. Bu ayetlerin çoğunda insanların gerçek dostunun insanlara, müminlere ve peygambere yardımcı olan, onları koruyan, bağışlayan, karanlıklardan aydınlığa çıkaran ve irşad eden gerçek dostun Allah olduğu belirtilmektedir. Ek olarak, insanların Allah’a inanmaları, dayanıp güvenmeleri gerektiği; ayrıca kâfirlerin, zalimlerin Yahudi ve Hristiyanların ancak birbirlerinin ve şeytanın dostları olabilecekleri bildirilmektedir. Yine dinî ve ahlâkî inançların/anlayışların sosyal ilişkiler üzerindeki etkileri vurgulanmakta, dostlukların tesisinde kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınması gerektiği bildirilmektedir (Karaman, 2007, II: 291-292). Bu ifade edilenlerden Müslümanların sadece kendi aralarında dost olabilecekleri sonucuna varılmamalıdır. Söylenmek istenen, gayr-i Müslimlerle dostluğun ikincil derecede olacağıdır.
Gayr-i Müslimlerle Müslümanların dostluğu konusu ele alırken, önce -gerekçeleriyle birlikte- onları dost edinme konusunda Müslümanları sakındırıcı üslubun hakim olduğu ayetleri, ardından da Müslümanlara düşmanlığı ön planda olmayanlarla ilişkili gördüğümüz ayetleri değerlendireceğiz.
Şu ayetler müminlerin kimlerle dost olmaması gerektiğinden söz etmektedir: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.” (Maide, 5: 51). Bu ayetteki ifade geneldir ancak burada kastedilen Müslümanlara karşı ittifak kuran inkârcılarla işbirliği yapmaktır. Müslümanlara karşı “fiili” bir düşmanlık içinde olmayan kâfirlerin varlığı da bir gerçektir. Bu açıdan bakıldığında, dünyevi ortak faydalar açısından farklı dinlere mensup kesimler arasında karşılıklı dostluk (muvâlâ), anlaşma ve yardımlaşma içinde olunabileceği söylenebilir (Rıza, 1990, VI: 356).
Evrensel bir din olan İslam’ın, Müslüman olmayanlarla bütün ilişkileri koparmayı istemesi düşünülemez. Ancak onlarla kurulacak ilişkinin birtakım ilkeleri vardır. Bu bağlamda, iyi ilişkiler kurmayı, dostluğu ve sırdaşlığı birbirine karıştırmamak gerekir: “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size ayetleri açıkladık.” (Al-i İmran, 3: 118). Ayetten anlaşıldığı gibi, Müslümanlara fenalık yapmak isteyenlerle sırdaş olunmamalıdır. Müslümanlar, art niyet taşımayan diğer inanç mensuplarının tamamıyla iyi ilişkiler içinde olabilir. Bunda hiçbir sakınca yoktur. Özellikle adalet söz konusu olduğunda fiilen kendisiyle düşmanlık içinde olanlara bile adaletle davranmalıdır. Her zaman ve her ortamda adaletli olmak, Müslümanın değişmez niteliğidir. Müslüman olmayanlarla dostluk konusuna gelince, bunu Müslüman olmayanın duruşu belirler. Gayr-i Müslimler Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır içinde değillerse onlarla dost olmakta herhangi bir sakınca yoktur (Şimşek, 2012, I: 409).
Küfrü imana tercih eden yakınlardan söz eden bir ayette şöyle denilmektedir: ”Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları dost edinmeyiniz. Sizden her kim onları dost edinirse işte onlar da zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe 9: 23). İmana karşı küfrü seven ana, baba ve kardeşi dost edinmek yasak olmasına rağmen onlarla nasıl insani ilişkiler devam ettiriliyorsa diğer kâfirlerle de insani ilişkiler devam ettirilebilir. Bu ayette yasaklanan dostluk, inananlar bırakılarak inkâr edenlerle beraber olmak, onlara taraftar olmak, onların yanında Müslümanlara karşı savaşmak ve müminlerin sırlarını onlara iletmek gibi hususları içeren dostluktur. İnkâr eden kişi ne kadar yakını olursa olsun; hatta babası veya kardeşi bile olsa inanan kişi sözü edilen İslami sınırları aşan bir dostluk kuramaz. Ama bunun dışında kalan akrabalık bağının gerekli kıldığı hususları yerine getirir (Şimşek, 2012, II: 430).
İnsan kalbi akrabasına, ana-babasına, çocuklarına, erkek ve kız kardeşlerine, kocasına ya da hanımına, servetine, ticaretine, gelir kaynaklarına ya da güzel binalarına onuru ve rahatı için sıkı sıkıya bağlanır. Bunlar Allah rızasının önünde ise en çok sevdiğimizi tercih etmemiz gerekir. Bunların tümünü feda etmek gerekse de en çok bunlar değil Allah sevilmelidir (Ali, 1983: 445): “Onlara de ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Rasulü’nden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.” (Tevbe, 9: 24). Müminler sevdiklerini Allah ve Rasulü’nün yolunda mal ve can ile gayret göstermeye engel olacak düzeyde seviyorlarsa, bu durum Allah’ın dosdoğru yolundan çıkmak anlamına gelir. Yakınlar ve yakın görülen topluluklar, İslam’dan daha değerli hale gelmişse bu dinden uzaklaşma anlamına gelir. Bu söylediklerimizden İslam’dan uzak akrabalarla ilişkileri kesmek gerektiği anlaşılmamalıdır. Problem olan onlarla Müslümanlar arasında tercih yapılması gerektiğinde, inananların dostluğunu tercih etmektir.
Müminler, inananları bırakarak inkârcıları dost edinemezler: “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa, 4: 144). Burada yasaklanan davranışın süreklilik halini münafıklarda görmek mümkündür. Onlar mümin gibi görünseler de aslında kâfirleri dost edinirler. Ayette Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? şeklinde uyarıda bulunularak, Müslümanlara karşı mücadele içinde olan ve Müslümanların sırlarına vakıf olup, bu sırlar üzerinden onları zayıf düşürmek isteyen inkârcılara dikkat çekilmektedir. Böyle olmayan kâfirlerle insani ilişkiler devam edebilir.
Şu ayet inkârcı olup düşmanlık yapanlarla dostluğu yasaklamaktadır: “Ey iman edenler! Benim de sizin de düşmanlarınızı dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği reddettikleri halde, siz onlara sevgi sunuyorsunuz. Rasulullah’ı ve sizi, sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için, vatanınızdan kovuyorlar. Siz Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için yurdunuzdan çıkarılmayı göze aldıysanız, nasıl olur da onlara sevgi gösterip sır verirsiniz? Halbuki Ben sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız her şeyi bilmekteyim. Doğrusu içinizden kim bunu yaparsa, artık doğru yoldan sapmış olur.” (Mümtehine, 60: 1). Bu ayet bağlamında yasaklanan dostluk gayr-i Müslimlerle “Müslümanlar aleyhine istenmeyen sonuçlara neden olacak” ilişkidir. Böyle bir davranış imanlarıyla çelişmektedir. İnanmış kişi, Allah’ı dost edinmiş kişidir ve Allah da onu kendisine dost kabul etmektedir. İnanmış kimselere düşman olan Allah’a da düşmanlık yapmaktadır. İnanmış bir kişi, Allah’a düşman olanlarla birlik olup inanmışlar aleyhine nasıl ilişki kurabilir ki? Kaldı ki o kimselerin kendileri inanmışları ele geçirecek olsalar elleriyle ve dilleriyle onlara zarar vermekten çekinmeyeceklerdir. Onların bütün arzuları müminlerin imanlarından vazgeçmeleridir (Şimşek, 2012, V: 214).
Müslümanlara karşı tarafsız kalmayı tercih eden kesimlere karşı Kur’an’ın teşviki şöyledir: “Ancak o kimselere dokunmayın ki, sizinle aralarında anlaşma olan bir kavme sığınmış bulunurlar. Yahut ne sizinle, ne de kendi kavimleriyle savaşmayı gönüllerine sığdıramayıp tarafsız olarak size gelmişlerdir. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat ederdi, onlar da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse, Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol vermemiştir.” (Nisa, 4: 90). Müslümanlarla savaşmak istemeyenler, barışçıl bir tavır takınacak olurlarsa Müslümanların da onlara karşı takınacağı tavır aynı şekilde olmalıdır. Bu takdirde Müslümanlar onlara herhangi bir zarar veremez (Şimşek, 2012, I: 549).
Kur’an gayr-i Müslimlerin Müslümanlara karşı tavırlarını kategorize etmektedir: “İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve Allah'a ortak koşanları bulursun. Ve yine iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da, ‘Biz Hristiyanlarız.’ diyenleri bulursun. Çünkü onların içlerinde keşişler ve rahipler vardır. Ve onlar büyüklük taslamazlar.” (Maide, 5: 82). Ayetteki tasnife göre Müslümanlara en uzak olan Yahudilerdir. Onların müşriklerden önce belirtilmeleri, onların düşmanlığının müşriklerden fazla olduğunu göstermektedir. Bunda bir tür “kitabî kıskançlığın etkili olduğu” söylenebilir. Bu üç kesimden Müslümanlara en yakın olanı Hristiyanlardır. Bunda onların din adamlarının (rahipler, keşişler vs.) mütevazılığının rolü olduğuna dikkat çekilmektedir. Demek ki Müslümanlar kendilerinin dışındaki kesimleri tanımalı ve hepsine karşı aynı mesafede durmamalıdır. Bu tutum, vahye ve Müslümanların maslahatına daha uygundur.
Müslüman olmayanlarla görüşmelerde dinin açıkça duyurulması bazı riskler taşıyabilir. Bu konuda Kur’an Hz. Peygamber (s)’i cesaretlendirmektedir: “Ey şanlı Rasul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun peygamberlik görevini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah, kâfirler toplumunu doğru yola iletmez.” (Maide, 5: 67). Allah, peygamberinden inkârcıların apaçık ayetleri duyduğunda inkâr etmeleri nedeniyle endişeye kapılmamasını istemektedir. Her şey O’nun elindedir. Tebliğciye düşen uyardığı kimselerden değil, Allah’tan korkmaktır.
Müslümanların gayr-i Müslümlerin barışçıl olanlarına karşı iyilik ve adaletle yaklaşmaları, İslam’da yasaklanan bir şey değildir: “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adaletli olanları sever.” (Mümtehine, 60: 8). Yani Müslümanlara iyi davranan gayr-i Müslimlere iyi davranmak gerekir. Bunun aksini yapıp onları zalim olanlarıyla aynı kefeye koymak hiç de adil ve Müslümanca bir tavır olmayacaktır.
Ehl-i Kitap ile iyi ilişkiler bağlamında şu ayet de ilgi çekicidir: “Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Ve kendilerine kitap verilenlerin yemeği, size helal, sizin yemeğiniz de onlara helaldir. Ve müminlerden iffetli hür kadınlar ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın namuslu bir biçimde mehirlerini verdiğiniz takdirde, sizlere helaldir.” (Maide, 5: 5). Mümin erkeklerin Ehl-i Kitap'tan bir hanım ile evliliğine izin verilmesinin nedeni, hanımlarının inandığı peygamberlere Müslüman koca tarafından büyük saygı gösterileceğindendir. Bu açıdan Yahudi veya Hristiyan bir hanım Müslüman kocasından kesinlikle razı olacaktır. Çünkü Müslümanlar peygamberler arasında ayrım gözetmezler (Asad, 2006: 42). Görüldüğü gibi Kur’an, Müslüman olmayanlarla sosyal ilişkileri yasaklamamakta, Yahudi ve Hristiyanların (domuz eti hariç) kestiklerinin yenebileceğini, onların kızlarıyla/kadınlarıyla Müslüman erkeklerin evlenebileceğini belirtmektedir. Ehl-i Kitab’a dair her iki izin de bir dostluk göstergesi olarak görülebilir. Ehl-i Kitap ile evlilik konusunda şunu da söylemek mümkündür: İnsan sevmediği biriyle evlenemez. Demek ki yasak olan şey, birini sadece İslam öğretilerine aykırı şekilde sevmektir.
Komşuya iyilikte bulunmakla ilgili emir ve tavsiyelerde Müslüman olmayan komşular istisna edilmemektedir: “Allah'a kulluk edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yakındaki arkadaşa, yolcuya ve sahibi olduğunuz köle ve cariyelere iyilik edin. Allah kendini beğenip böbürlenenleri sevmez.”(Nisa 4/36). Kurtubi’nin Şamlı Nevf’ten (Nevfun eş-Şâmî) naklettiğine göre, ayetteki yakın komşu ile Müslümanlar, uzak komşu ile Yahudi ve Hristiyanlar kastedilmektedir (1964, V: 183). Bu yorum esas alındığında, Ehl-i Kitap’tan kimselere de iyilikte bulunmanın emredildiği/tavsiye edildiği sonucu çıkmaktadır.
Sonuç
Bu çalışmada Kur’an’ın farklı din mensuplarıyla diyaloğa, onlarla işbirliğine gitmeye ve dostluk kurmaya dair olduğunu düşündüğümüz ayetler ele alınmış, bu çerçevede Kur’an’dan yola çıkılarak gayr-i Müslümlerle diyalog kurulabileceği, işbirliğine gidilebileceği ve İslam öğretilerine aykırı olmadıkları sürece dostluk ilişkisi içinde olunabileceği görülmüştür. Kur’an’da Müslüman olmayan kesimlerle diyalog, işbirliği ve dostluğa kapalılık –istisnai durumlar hariç- söz konusu değildir. Bu durumda şu iki soru akla gelmektedir: Günümüzde İslam dünyasının “tahammülsüzlük imajı” nasıl izah edilir? Bu imajda Kur’an’ın kendisi mi yoksa Müslümanların ona dair yorumları mı etkilidir? Doğrusu, Müslüman toplumların dış ve iç etkiler nedeniyle, genel olarak kendi başlarına karar veremedikleri ve özgürce hareket edemedikleri ve bu nedenle esaret altında oldukları bir gerçektir. Bu duruma son verme girişimleri bazen kabul edilemez olaylara neden olmaktadır. Ne var ki, küresel medyanın gayr-i Müslimlerin uyguladıkları şiddeti karartarak şiddeti İslam dünyası ile eşit kılan bir algı operasyonu yürüttüğü de görmezden gelinmemelidir.
Kur’an, Ehl-i Kitab’ın tümünün iyi ya da kötü olduğunu söylemez. Aksine onların olumlu ve olumsuz yönlerini sergilemektedir. Bu açıdan dünyada ifsadı ortadan kaldırma çabasındaki müminlerin alanı son derece geniştir. Kötülüklerin uzaklaştırılması (defü’l-mefâsid) bağlamında Ehl-i Kitap ile ortak çaba içinde olmakta bir sorun yoktur. Diyaloğun geliştirilmesinin dini hoşgörü ve anlayış kadar ekonomik getirileri de olacaktır.
Nasıl Batılılar Doğuyu ve özellikle de İslam dünyasını tanıma ve ele geçirme niyetiyle oryantalist çalışmalar yürüttüyse, Müslümanlar da gerek Batı’yı daha iyi tanıma, gerek “ortak iyi”ye ulaşma ve gerekse sömürüden kurtulma amacıyla oksidantalizm çalışmaları yapmalıdır. Bunun ardından, Müslümanlar arasında “Batı’nın sömürgecidir ve İslam dünyasının barış ortamını pek yakalayamamış olmasının kaynağıdır.” şeklindeki yaygın kanaatin, mantıklı ve sağlam temellerinin olup olmadığı net olarak görülecektir.
Günümüzde gözlemleyebildiğimiz gibi, Batı’da Hristiyan mezhepler arası farklara rağmen kavgasız gürültüsüz bir hayat büyük oranda tesis edilmiştir. Müslümanlar bu deneyimi yerinde görüp örnek alınabilecek noktaları bilimsel araştırmalarla tespit etmelidir.
Tevrat, İncil ve Kur’an’ın tâbileri ortak bir kültüre sahiptir. Birbirlerini yok sayarak dünya ölçeğinde bir “ortak iyi” alanı açamazlar. Üçü de hakikat iddiasında bulunuyorsa, müntesipleri birbirlerindeki ortak hakikatleri ortaya çıkarmalı, o uğurda ortak çalışma alanları belirlemeli ve daha “az savaşlı” bir dünyaya katkıda bulunmalıdırlar. Bu imkân her üç kitapta da bulunmaktadır. Yeter ki bağlıları bu duyarlılığa sahip olsunlar. Bu bağlamda, karşılaştırmalı kavram çalışmaları yapılmalı ve mümkün olan azami düzeyde dünyaya “dini mesajlar” sunulmalıdır.
Müminlerin gayr-i Müslimlerle dostluk kurmasına hoş bakılmayan ayetlere bakmak gerekir: Hangi gayr-i Müslimlere ve niçin rezerv konmaktadır? Sözgelimi, Ehl-i Kitab’ın söylediği ve yaptığı her şey bâtıl olmayacağına ve Kur’anın söylediği gibi bütün Ehl-i Kitap aynı tutum ve davranışlar göstermediğine göre, İslam’ın eleştiri alanına dahil olmayacak şeyler konusunda onlarla işbirliği ve dostlukta bir sakınca olmasa gerektir.
Dünya sürdürülebilir barış kültürlerine sahip olmak istiyorsa, onun inanç mensupları arasında dostluğa daha fazla ihtiyacı var demektir (Harrison, 2009: 35). Dolayısıyla, farklı din mensuplarının diyalog, işbirliği ve dostluğa yönelik gayretleri, sadece onların vatandaşı olduğu ülkelerin diplomatik çabalarıyla sınırlı görülmemelidir. Daha alt düzeyde basit ve ortak ilkeler temelinde sivil toplum örgütleri ve bireyler için de büyük sorumluluk ve fırsatlar söz konusudur.
Ulus devletlerin ihtilafları artırdığı bir dünyada yaşamaktayız. Bu bağlamda sayısı az ama bağlısı çok büyük dinlerin mensupları ırkçılığa, sosyal ve ahlaki problemlere çözüm üretmede ortak mücadele alanları oluşturabilirler. Dinlerin el verdiği ölçüde diyalog, işbirliği ve dostluk, insanlık adına önemli açılımlar sağlayacaktır.



Kaynakça
Ali, Yusuf, The Holy Quran, 14. bs., Aman Corp. Yay., USA, 1983.
Asad, Muhammed, The Messafe of the Quran, İşaret Yay., İst., 2006.
Bilmen, Ömer Nasuhi, Kur'an-ı Kerim’in Türkçe Meâli Âlisi ve Tefsiri, 8 c., Akçağ Yay., Ank., 1991.
Cohn-Sherbok, Dan, Interfaith Theology, Oxford Publications, England, 2001.
Çantay, Hasan Basri, Kur'an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerim, 3 c., 13. bs., (İslam Mecmuası bsk.), İst., 1984.
Doğan, Kaplan, “İran’da Şiî-Sünnî Yakınlaştırma Çalışmaları”, e-Makâlât Mezhep Araştırmaları Derg., VI/2, 2013.
Harrison, Susan Kennel, “Interfaith Friendship: A Bridge to Peace”, Windows to the World's Religions Selected Proceedings of the Global Congress on the World's Religions After September 11, D.K. Printworld, India, 2009.
Hilali, Muhammed Takiyuddin, The Noble Quran, Hilal Yay., İst., 1956.
Illman,Ruth, Plurality and Peace: Inter-Religious Dialogue in a Creative Perspective”, International Journal of Public Theology vol. 4, issue 2, 2010, (175–193).
İbn Faris, Ebû’l-Huseyn (395/1005), Mu’cemu Mekayisi’l-Luga, 6 c., Daru’l-Fikr, (Basım yeri yok.), 1979.
Karaman, Hayrettin vd., Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, 5 c., DİB Yay., Ank., 2007.
Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî (ö. 671 h), el-Câmi’ li Ahkâmi'l-Kur'an, 10 c. (20 cüz), 2. bs., Daru’l-Kütübi’l-Mısriyye, Kahire, 1964.
Matüridî, Ebu Mansur (h. 333), Tevilatu Ehl-i Sünne, 10 c., Daru'l-Kütübi'l-İlmiye, Beyrut, 2005.
Moyaert, Marianne, “Postliberalism, Religious Diversity, And Interreligious Dialogue: A Critical Analysis of George Lindbeck’s Fiduciary Interests”, Journal of Ecumenical Studies, vol. 47, issue 1, 2012.
Mukatil b. Süleyman Ebu’l-Hasan (ö. h. 150), Tefsiru Mukatil b. Süleyman, Daru İhyai’t-Turas, Beyrut, h. 1423.
Râzî, Fahruddin (h. 606/1209), el-Mefâtihu'l-Gayb, 32 c., 3. bs., Daru İhyai Turasi'l-Arab, Beyrut, h. 1420.
Rıza, Muhammed Reşid (h. 1354), Tefsiru’l-Menar, 12 c., el-Hey’etu’l-Mısriyyetu’l-Âmmetu li’l-Kitab, Mısır, 1990.
Şimşek, M. Sait, Hayat Kaynağı Kur'an Tefsiri, 5 c., Beyan Yay., İst., 2012.
Taberî, Muhammed bin Cerir (ö. h. 310), Câmiu'l-Beyan an Te’vîli Âyi’l-Kur'an, 24 c., Müessesetü’r-Risale, Beyrut, 2000.
Zemahşerî, Mahmud b. Ömer (ö. h. 538), el-Keşşâf an Hakâiki Ğavamidi’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvil fî Vucûhi’t-Te’vil, 4 c., 3. bs. Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, h. 1407.
Yazı Künyesi: Kayacan, Murat, “Kur’an’da Gayrimüslimlerle Diyalog, İşbirliği ve Dostluk”, Tekzkire, S. 54, İst., 2015. (173-188)




* Muş Alparslan Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi, Yrd. Doç. Dr.
Bu bildiri 20-22.06.2015 tarihleri arasında Göttingen Üniversitesi’nde (Almanya) düzenlenen “Partnerschaft, Freundschaft, Dialog” adlı uluslararası sempozyumda sunulmuş “Dialogue, Cooperation and Friendship in the Qur’an” isimli tebliğin Türkçe’sidir.
[1] Doğu ve Batı, evrensel düzeyde bilindiğinden genel itibarıyla kabul edilebilir ama gerçekte her ikisi de oldukça iç içedir.

Kur'an'da Gayr-i Müslimlerle Diyalog, İşbirliği ve Dostluk
  • Title : Kur'an'da Gayr-i Müslimlerle Diyalog, İşbirliği ve Dostluk
  • Posted by :
  • Date : 23.4.16
  • Labels :
  • Blogger Comments
  • Facebook Comments

1 yorum:

  1. Kardeşş. Ehl_i kitap mı zamanın hristiyan ve yahudileri. Hangi dostluktan bahsediyorsunuz. Bu diyaloğu oluşturanlarla , çeçenistanda arakan da filistinde suriyede katliam yapanlar bir değil mi? Ayette geçen aramızdaki ortak söz Allah'ın bir olması... İnsanların bakış açısını değiştirmeye çalışmayın. Sonra da vahhabi dersiniz selefi dersiniz. vahhabi nedir desek konuşmazsınız. Din Tamamlanmıştır. Yol belli metod belli. Neden resullah'ın yolundan sapıyorsunuz. Bi tutturmuşsunuz hudeybiye antlaşması. 1. si daha o zaman din tamamlanmamıştı.2. Umre için gidilen ve görünüşte zarara uğranıldığı düşünülen bir antlaşma vardı. Mekkeli müşrikler resullah'ın kararlığını görmeselerdi ne olur du? Resullah bütün ashab dan ölüm beyatı almadı mı? Allah'a andolsun ki bu günleri ve bu yazdıklarınıza hem günler şahid olacak hem elleriniz şahid olacak...

    YanıtlaSil

Kayıt olmadan yorum yapmak için anonim, isim girmek için Adı/Url seçerek yorum yapabilirsniz.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Top