728x90 AdSpace

Yeni

23 Kasım 2014 Pazar

İki deniz arasında vahiy

Ahmet Baydar'ın bu eseri Beyan Yayınları arasından çıkmış. Yazar, Kur'an-ı Kerim araştırmaları yapanların karşılaştıkları problemlerin bazılarını kendi dilince ele alıyor. Kitabı 5 başlık altında ele almak yapılan kitap değerlendirmesini anlamak açısından daha verimli olacaktır. Zira gerek ele alınan konular, gerekse ele almadaki ifade tarzları bunu gerektiriyor diyebiliriz. Çünkü eser, hacmine göre önemli bir bilgi ve yorum yoğunluğuna sahip.

a) sembolizm

Sembolizm, vahiy ile ilgili düşünüldüğünde ayetlerde anlatılan olayların, aslında bizzat vuku bulmadığı ancak duygu ve düşünceleri harekete geçirme amaçlı sözler kabul eden bir anlayıştır. Bu anlayışa sahip olan yazar, Hz. Musa'nın kendisine ilim verilen bir kula iki denizin birleştiği yerde rastlamasından yola çıkarak bu iki denizin sembolik olduğunu ileri sürüyor. İki denizin birleştiği yerin coğrafi bir yer olmadığını Mecmeu'l-Bahreyn ifadesinin ilk hayatla ikinci hayat arasındaki dirilme gününe işaret ettiğini söylüyor.
Bu ilim verilen şahsın gönderildiği toplumun belli olmamasından, Ahd-i Atik'te ondan hiç bahsedilmemesinden yola çıkarak onun bir insan olmadığını Hz. İsa'nın annesi Meryem'e insan kılığında gözüken ve Hz. Muhammed (s)'in öğreticisi olan Cebrail olduğunu iddia ediyor.
Anlatılan kıssada yol azığının dünyalık rızık, ölü balığın insanın teni, yolculuk süresinin ömür, iki denizin arasının, balığın canlanması gibi dirilme günü olduğunu söylüyor.
Bu bağlamda yazar iki denizin aslında iki bilgi kaynağı ya da bilgi akışı alanlarından mecaz olduğunu ileri sürüyor. Birisi akıl yürütme ile elde edilen zahiri bilgi diğeri de Batıni bilgi alanıdır diyor.
Yazar bu bakış açısıyla Kur'an-ı Kerim'de anlatılmış vuku bulan bir olayın aslında sembolik bir hikaye olduğunu söylemiş oluyor. Ancak Rabbimiz Hz Meryem'e ve Peygamber(s)'e Cebrail'in göründüğünü anlatırken onun kimliğini vurguluyor da Hz. Musa'nın karşılaştığı kimsenin Cebrail olduğu niçin ifade etmiyor?  Cebrail'in adam öldürmek gibi bir görevi var mı yoksa o sadece vahiy meleği mi?
Yazar sembolik değerlendirmelerini sürdürerek Hz. Musa'nın Tur'a çıkmadan Allah ile konuştuğunu yani kesbi (kazanmaya dayalı) ilmini tamamladığını, orada kendisine maişetini temin etmek için elinde taşıdığı ağaç sopasını atması yani artık kesbi ilmini terk edilmesi vahyedilmiştir diyor. (89) Hz. Adem ve eşine yasaklanan ağacın zakkum olduğunu, yedikten sonra da kendilerine ayıp yerlerinin göründüğünü, bu ağacın cehalet ve büyüklenme ağacı olduğunu onların da tevbe ederek takva elbisesini giydiklerini ileri sürüyor. (92-94)
Acaba Baydar'ı Kur'an-ı Kerim'i sembolik ifadeler dizgesi olarak görmeye sevkeden nedir? Ayetleri açık anlamları ile anlasak nasıl problemler çıkmaktadır? Tasavvufun ayetlerin söylediğinden çok neye işaret ettiklerine(?) dikkat çekmeleri gibi bir şey midir? Yazar bunlara değinmeliydi.
Yazar "Emrolundum, bana gösterildi, Rabbim bana emretti, yazdı, nehyetti" gibi ifadeler de Kur'an-ı Kerim'i açıklamakta hatta bazen ona artı hükümler ihtiva etmektedir. Bu haberlerin yoğunluğu, sahabenin, en azından hicretin birinci asrında yaşayan Müslümanların ve umum muhaddislerin, Kur'an-ı Kerim dışındaki vahiy olgusuna yabancı olmadıklarının bir göstergesi sayılmalıdır diyor.(119) Böylece gayr-ı metluv vahyin varlığını kabul ettiğini ifade ediyor
Yazar, önceki peygamberlerin bir topluma gönderilmesini zorunlu kılan bazı sebepleri sayıyor (122). Ancak bu anlayış pek tutarlı değil. Zira Hz. Musa İsrailoğulları’nın yanında Mısırlılar’a, tebliği ederken ondan önce gönderilmiş bir peygamber olan Hz. İbrahim Mezopotamya, Hicaz, Filistin ve Mısır’a gidip dini anlatıyor. Çoğu peygamberin içinde bulundukları topluma tebliğ etmeleri ve ardından inkar eden toplumların cezalandırılması dönemlerinin imkanları ile birlikte düşünülürse anlamlı olur. Yoksa toplumlarına gelip artık orada yaşamaya gelen başka bir toplum mensubuna peygamberin “hayır kusura bakma sana tebliği edemem. Ben sadece bu topluma gönderildim” demesi düşünülemez.

b) Nebi ve resul

Eserde Türkçe'de peygamber kelimesinin karşılığı olan nebi ve resul kelimeleri üzerinde de duruluyor. Yazar resul kelimesinin hem melek ve hem de insanlardan elçiler için kullanıldığını ancak nebi kelimesinin sadece insanlara atfen ve kendileri cinsinden gönderilen insan elçiler için kullanıldığını ifade ediyor. (139) Yazara göre peygamberlerden ilahi mesajı taşımaları yönüyle söz eden ayetler "resul" muhataplarını eğitme, yönlendirme ve yönetmelerinden söz eden ayetler ise onlardan "nebi" olarak bahsetmektedir. Öyleyse peygamberler, vahyi Allah'tan almış olmalarına nispetle O'nun resulü, bu vahyi toplumlarına bildirmelerine nispetle de nebileridir. Hz. Muhammed (s), toplumunda resullüğü de kapsamına alan bir nebi iken, kendisinden sonra yaşayacak olan insanlara emanet olarak bıraktığı kitapla resullüğü kıyamete kadar devam edecek olan bir Allah resulüdür (141)
Eğer Nebi kavramının anlamı, Allah'tan haber alan demekse, o zaman elçilik etmek anlamındaki Resul kelimesini de içeriyor demektir. Çünkü vahyin gizlenmesi, nebi şöyle dursun, Kur'an-ı Kerim'e göre sıradan bir kimse için bile müspet bir tavır değildir. O zaman kendisine bir melekle vahyedilen nebi, aynı zamanda o vahyi tebliği eden bir resul de sayılır (143). Kısaca nebi ile resul arasında fark yoktur. Ancak resul kelimesi evrensel nebi ise tarihseldir (144) Yazara göre Ehl-i Kitap tarafından peygamber olarak yorumlanan bazı kadınlar da Hz. İsa'nın peygamberliğine elçilik yapmışlardır. Erkek olan peygamberler kendilerine beyyineler ve kitap verilenlerdir. (145) Alimlerin de peygamberlerin varisleri olmaları açısından birer resul olduklarını ileri süren yazar, "Ey Adem oğulları! İçinizden size ayetlerimi yüzünüze karşı anlatan resuller geldiğinde..."(Araf 7/35) ayetinin buna işaret ettiğini söylüyor. Ancak bu işareti nereden aldığını yazmıyor. Zira ayet vahiy alan ve tebliğ eden peygamberlerden bahsediyor.

c) tarihsellik

Baydar'a göre, peygamberler yörelerine ve zamanlarına göre farklı hukuki kurallar tebliğ etmişlerdir ve bu tebliğin özü aynıdır. Risaletlerindeki yöresellik ve tarihselliği aşan hikmet aynıdır. Öyleyse onlar risalet ve tebliğde eşit, genel ve evrenseldirler (148). Bu bağlamda biz de aynı hikmetleri yerine getiren önceki uygulamaları da sürdürebilir miyiz? Mesela Cumartesi günleri av yasağı koyup o günü ibadet günü kabul edebilir miyiz? Bir peygamberin getirdiklerinin uygulamadan kalkması başka bir peygambere verilen risalet görevi ile kalkıyorsa, Peygamber(s)'den sonra gelen olmadığına göre biz neye göre hangi hükmü yürürlükten kaldırıp yerine aynı hikmete (?) hizmet eden başka bir uygulamaya geçeceğiz?
Allah'ın sıfatları konusunu da ele alan yazar, sıfatı nihai olarak belirlenebilen, sonrada olma ve kuşatılabilme özelliklerine sahip olan bir kavram olarak sunuyor (154). Ancak niçin bizim sıfat kelimesine bu özellikleri yüklemek zorunda olduğumuzu zikretmiyor. Niçin sıfatları sonsuz olarak belirlenemeyen, kuşatılamayan ve belirlenebilen, kuşatılabilen olmak üzere iki kategoride ele almayalım? Allah'ın sıfatları konusundaki görüşlerini delillendirmek için yazar "Arşın Rabbi Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir" (Enbiya 21/22) ayetini kullanıyor. Halbuki ayet müşriklerin Allah'a iftiralarından bahsediyor.
Kur'an-ı Kerim'de tarihselliğin izlerini yakalamaya çalışan Baydar, "Nemrud, Firavn ve Ebu Leheb gibi isimlerle, Ashab-ı Fil gibi vakalar tarihte kalmıştır" diyor (159). Ancak Akit gazetesinin "Nemrut" diye manşet attığı ve bundan kesinlikle herkesin çağdaş bir yöneticiyi anladığını hepimiz biliyoruz. Enver Sedat'a Mısır'lı Müslümanların Firavun olarak baktıkları bilinir, Türkçe'de bile bir insana "firavun" denildiğinde neyin kastedildiği çok net anlaşılır ve aslında zorba bir kimsenin adı Abd'ul Uzza iken lakabı Ebu Leheb ile anılması söz konusu olurken, nasıl bu isimlerin tarihsel olduklarını söyleyebiliriz. Kaldı ki Nemrut Kur'an-ı Kerim'de geçmemektedir. Ashab-ı Fil de bize şunu göstermektedir: "Koruyacak kul kalmazsa Rabbimiz Kabe'yi korur." Zaten Kur'an-ı Kerim kıssaları hüküm olarak değil mefhum olarak ele alınır. Zira öz olarak anlatılmışlardır. Bize düşen onlardan ders çıkarmaktır. İbret almak ile kıssalardan haram helal konuları aramak arasında fark vardır.
Yine yazar kölelik konusunun Kur'an-ı Kerim'de olmasına rağmen günümüze göre tarihsel kaldığını ileri sürüyor (160). Fakat savaş gündeme gelirse kölelik de gündeme gelir. İran-Irak savaşı bitmiş ancak esir değişimi hala yapılmamıştır. Hapis hayatı yaşamaktansa, köle sahibinin yediğinden yeme, içtiğinden içme ancak özgür olamama, daha iyi ve pratik değil midir? Kaldı ki kölelerin karşılığını ödeyip özgür olma imkanları da vardır. Bazı ülkelerdeki bedelli askerlik hizmeti denilen şey ile bunun hiç mi irtibatı yoktur?
Eserde "savaş için atlar besleyin" ayetini de ele alınarak bugün at beslemenin gereksiz olduğu söyleniyor (161). Ancak ayetin devamında "onlarla düşmanı korkutursunuz" denilerek amacın düşmanı korkutmak olduğu zaten ifade ediliyor. Dolayısıyla aslolanın at beslemek değil korkutmak olduğu hedef olarak konuyor. Yoksa "at günümüzde savaş aracı olarak kullanılamaz, ayet geçmişte kaldı" şeklinde bir sav tutarlı değildir.
Baydar günümüzün imkanları olan kan tahlili, parmak izi, ses ve görüntü kaydı adaletin yerine gelmesinde aracı olabilir diyor (161). Buna kısmen katılmak mümkünse de ses ve görüntü kaydını mahremiyeti sarsacak şekilde kullanmayı hoş karşılamak mümkün değil. Aleni yapılan konuşma ve topluma açık yerlerde yapılanlar hariç insanların özel hayatlarına müdahale ederek bilgi toplamak son derece yanlıştır. Örneğin kamere çekimi elde edilmiş de olsa zinadan dolayı had uygulanmaz. Çünkü Rabbimiz dört şahidi şart koşmaktadır. Dört şahidin niçin istenildiği görünürde suçu tespite yönelik gibi gözükse de başka hikmetleri de olabilir. Yani özel hayatın mahremiyetine yönelik kamera ve ses cihazlarıyla yapılan tespitler gayr-ı meşru bir şekilde elde edilmişlerdir. Ancak her şeye rağmen böyle bir delil getirilmişse suçun failleri cezalandırılabilir ama bunun cezası asla hadlerin uygulanması şeklinde olmaz. Çünkü aslolan dört şahidin getirilmesidir.

d) İçtihad

Yazara göre kul-ilah ilişkisinde esas olan değişimsizliktir. Bu nedenle ilahi bildirinin özü olan itikadlar kısmında ictihad yapılamaz. Zaten inanç esasları, mesajın anlamı ve ruhudur. Bunun için de tarihsel nitelemeden uzak tutulur. Öyleyse içtihadı, namaz ve oruç gibi, amaç ve aracı iç içe bulunduran, kul ve ilah ilişkileri kategorisine çıkarma düşüncesi sakıncalı olacaktır. Eğer o değişimi gerekli kılan bir zorunluluk yoksa sünnette uygulanagelen şeklinden koparılmış bir namaz, en azından eksik bir namaz sayılmalıdır(165). Acaba itikat konularında aslolan niçin değişimsizliktir? Rabbimiz insanların ihtilafa düşün bir çok ümmet haline geldiklerinden bahsediyor. Yani insanoğlu şirk içine düşüyor. Hz. İsa döneminde ise Hıristiyanlar haşa Allah'ı üçleme içinde görüyorlar. Yani Allah'a ortak koşmada sayısal bir indirim söz konusu. Hz. Muhammed (s) de Allah'ın birliğini ısrarla vurguluyor. Tarihsellik anlayışı bu seyri dikkate alırsa nasıl bir sonuca varır doğrusu merak ediyorum. Artı itikadi konularda niçin içtihad yapılamaz da diğer alanlarda yapılabilir? Zaten Baydar da Allah'ın sıfatları konusunda "Allah'ın sıfatları yoktur" (154) demekle itikat konularında içtihat yapmış olmuyor mu?
Namaz ve orucun amaç ve aracı aynı anda bünyesinde barındırdıklarına dair kanıt nedir? Niçin günümüz modern insanı vakit yetersizliğinden dolayı namazı kısaltmasın ya da araç içindeyken sadece dua ederek namaz kıldığını kabul etmesin. Baydar zaten bir zorunluluk yoksa diyerek ibadet alanında bir değişikliğin sakıncalı olduğunu söylüyor. Yani izafi bir sünnete bağlılık söz konusu. Sünneti bertaraf etmek bir içtihatla olabilecek bir şey.

e) Kadının şahitliği

Eserde kadının erkeğin yarısı kadar miras alması bugün bir problem oluşturmakta ve adalet gibi bir ilkenin çiğnenmesi sıkıntısına yol açmaktadır deniyor (166). İçinde yaşadığımız cahiliye ortamında belki doğru olabilir ama İslam toplumunda niçin sıkıntı oluştursun ki? Erkeğin aileyi geçindirmekle yükümlü olduğu ve bu sorumluluğu hesaba katıldığında, sadece kendisinden sorumlu olan bir ev hanımının aldığı miras miktarı erkeğinkine göre daha fazla olmuş olmaz mı? O zaman kadın niçin İslam toplumunda daha fazla miras alıyor şeklinde bir soru sormak daha mantıklı olmaz mı?
Ayrıca bir şeyin problem olması onun göz ardı edilmesine yerine yenisinin konması anlayışı ne kadar tutarlıdır. Problem olan şey vahyin evrenselliğini geri plana atmayı gerekli kılıyorsa, o zaman tevhid, davet, tavır, direniş gibi konuları da "gözden geçirmek"(?) veya vazgeçmek gerekmez mi? Ve böylece de çağdaş(!) dünyaya ayak uydurulmuş olmaz mı?!
Ayrıca çağdaş değerler niçin asıl olsun ki? Örneğin kadın yarım değil de hiç miras verilmesin demememizin nedeni nedir? Ya da hırsızlık yapanın elini kesmeyelim demek yerine niçin büyük hırsızlık yapanların kafasını keselim demiyoruz? Bu yenilgiyi kabul etmek ve yılgınlık göstermek hatta hatta mücadeleden vazgeçmek değil midir?

Baydar, Ahmet, İki Deniz Arasında Vahiy, Beyan Yay., İstanbul, 1999.
İki deniz arasında vahiy
  • Blogger Comments
  • Facebook Comments

0 yorum:

Yorum Gönder

Kayıt olmadan yorum yapmak için anonim, isim girmek için Adı/Url seçerek yorum yapabilirsniz.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Top