728x90 AdSpace

Yeni

23 Kasım 2014 Pazar

Bir gelenektir totaliterizm

Bir konakta, aşçıbaşı ile yamağı o gün pişirecekleri balıkların kılçıklarını ayıklarken akıllarına bir soru takılmış: "Acaba balık erkek midir, dişi mi?" Aşçıbaşı "Erkektir." derken, yamağı ısrarla "Dişidir." demekteymiş... Epey bir süre, "Erkektir.", "Dişidir." diye çekiştikten sonra, aşçıbaşı, "Gidip paşaya soralım!" demiş... Yamağı, saf saf, "O bilir mi?" diye sorunca da hemen eklemiş: "Bilmese bile paşanın dediği dediktir..."

Eflatun, mutluluğun ancak yöneticilerin yönetici, kölelerin de ancak köle olarak mutlu olabileceklerini söyler. Ona göre, "İlkelerin en büyüğü, erkek-kadın hiç kimsenin öndersiz kalmamasıdır. Kimsenin aklı kendi girişkenliğiyle iş becermeye alışmamalıdır. Savaşta da, barışta da herkes gözünü önderine dikmeli ve sadakatle onun ardından gitmelidir. Örneğin, emir buyurulunca kalkmalı, yürümeli ve yemelidir. Herkes ruhunu, bağımsız hareket etmeyi hayal edemeyecek ve böyle hareket etmek yeteneğini büsbütün yitirecek biçimde alıştırarak eğitmelidir." Hatta Eflatun devletin yöneticilerinin, memleketin ali menfaatleri icabı kendi halklarını aldatma ayrıcalığına sahip olduklarını düşünür.
İngiliz romancı ve deneme yazarı George Orwell (1903-50) 1949'da yazdığı "1984" adlı romanında o yıla gelindiğinde totaliter bir yönetimin duyguları bile kontrol altına alacağını söylemişti. Eserinde geleceğin toplumundaki insanın totaliter ve mekanik toplumdaki mücadelesini kehanette bulunurcasına anlatıyordu. Aslında bu tarihten çok önceleri de despotik tavırları görmek mümkündü.
Acaba halkın yönetilmesinde güce baş vurmak nasıl bir şeydir?
Totalitarizm nedir?
Totalitarizm ferdi ve sosyal ilişkilerin devlete bağlı olduğu bir siyasi sistemdir. 1930-1940'larda ortaya çıkan Hitler Nazizmi ile Stalin komünizmi arasında ciddi benzerlikler vardır: Tek kişinin hakimiyetindeki tek parti hükümeti medya aracılığıyla resmi ideolojinin desteklendiği, devletin ekonomiyi yönlendirdiği, sivil polisleriyle ve ajanlarıyla geniş terör taktikleri kullandıkları bir devlet yapısıdır. Güç bir hayli merkezidir. Hiçbir fert devletin dikkatlerinden kaçamaz. Totaliter devlet otoriter devletin modern halidir. Otoriter devlet insanlara karşı sorumlu değildir. Hükümetin değişimi konusunda yasal ya da düzenlenmiş bir kural yoktur. Askeri ya da sivil görünüme sahip olabilir. Seçimler yapılabilir ama siyasi arenada değişiklikler darbeler veya siyasi kişiliklerin öldürülmesi ile bu sağlanır. Bunlara örnek olarak Şili'li Pinoşet(1973-1990) ve Saddam Hüseyin'in (1979-) yönetimini verebiliriz. Totaliter rejim ise, yüksek teknolojiyi kullanır. Ferdileşmiş insan yığınları, siyasi liderlerin propagandaları ile tek yürek tek bilek hale getirilir.

Totalitarizmin Ruh Hali
Totaliter rejimlerde vatandaşın her an hissettiği iç ve dış düşmanlarla kuşatılmış olma ve ülkenin bölünme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu zehabına kapılma hali, sistemin sahiplerince olağanüstü yasa ve yönetmeliklerin, uygulama ve icraatların teminatı addedilir. Rejimin halka dayanmayan temellerinin ve çözüm üretemeyen politikalarının sorgulanmaktan uzak tutulabilmemsi, bu tür bir atmosferde daha kolay olabilmektedir. Gayet iyi niyetli, olumlu ve yapıcı bir şekilde sistemin işleyişine eleştiri veya öneri getirenler, derhal hain olarak damgalanabilmekte, ülkenin içinde bulunduğu bu nazik dönemde adeta dış güçlerin maşası gibi hareket etmekle suçlanabilmektedir.
Totaliter toplum mühendisliği kapalı bir toplu üretmiştir. Farklı düşünceye, eleştiri ve muhalefete izin verilmeyen, yanlışların tartışılıp doğruların dile getirilmediği, her alanda hissedilen olağanüstü bir baskı ve denetimin kısırlık ve verimsizliğe yol açtığı, dejenerasyon ve çürümeye sebep olduğu gayri insani ortamları getirmiştir. Bizzat insanın doğası ve fıtratıyla çatışan bir dayatma ve baskı yöntemini esas aldığı içindir ki, başarısızlığa da mahkumdur. Halk nezdinde meşruiyet kazanması, fertlerin gönlünde yer etmesi ve benimsenmesi mümkün değildir.

Totalitarizm Örnekleri
1. Almanya
Kilise baskısını eleştiren Alman ilahiyatçı ve Avrupa'da Protestan Reformunun başlatıcısı Martin Luther (1483-1546) bile, siyasi otoriteye kayıtsız şartsız bağlılığı savunmuştur. Almanya'nın Yahudilerden temizlenmesini, bütün menkul değerlerine el konulmasını, sinagoglarının, okul ve evlerinin yakılıp yıkılmasını, çingeneler gibi çergilere ya da ahırlara tıkılmalarını talep etmiş, kendinden sonra gelen Hitler'e yol göstermiştir.
Nazi sloganı olan "ein Volk, ein Reich, ein Führer", herhalde totaliter toplum mühendisliğinin temel ilkesi olarak alınmalı: tek halk, tek devlet, tek lider. Totalitarizmin öngördüğü siyasal sistemin yapılanması,birey ve toplumla olan ilişkileri, haklar ve özgürlükler...hep bu ilke doğrultusunda düzenlenip tayin edilir. Naziler kendi bayram ve anma günlerinde bayrak asmayı unutan yahut ihmal edenlere işten çıkarmaktan tutuklanmaya kadar değişebilen cezalara vererek bunun ilginç bir örneğini vermişlerdir.
1933 tarihinde iktidara gelen Naziler devletin yeniden kurulması adlı bir yasa çıkarılarak artık eyaletlerin başına Nazi yönetimince her türlü yetkiye sahip valilerin atanması sağlanacaktı. Bakan ve memurları, adalet mekanizması ve silahlı kuvvetler yöneticilerini atama yetkileri olan bu valiler bizzat Hitler tarafından güvenilir Naziler arasından seçilecekti. Böylece eyaletlerin özerkliği sona ererken, şehirlerde belediye seçimleri kaldırılacak ve belediye başkanlarının merkezi iktidar tarafından atanması esası getirilecekti. Yetki kanunun muhtevası kadar Mecliste oylanıp onaylanma süreci de ilginçtir. Muhalif oy kullanabilecek sosyal demokrat milletvekilleri polis gücüyle dışarıda tutulup Meclise girmeleri engellenirken, içerideki milletvekilleri de meclis binasını kuşatan Nazi hücum taburlarının ya tam yetki ya da hiç şeklindeki bağrışmaları arasında oy kullanmışlardır.
Nazi propaganda teşkilatı da Hitleri doğanın en iyi dostu, sanatı iyi anıyan kişi, işçi dostu, gençlik dostu, iş adamı, sporcu dostu olarak tanıtmış ve yine o dönemde sergilenen tablo ve fotoğraflar Führer'i ulusun babası, halkın babası, ilk bayraktar, mimar, devlet adamı biçiminde resmetmişlerdir. Üçüncü reich adlı kitaplarında Hans Huber ve Arthur Miller, biraz ironiyle onu köy ekonomisinden, sanattan ve teknikten iyi anlayan, gemi inşasını çok iyi bilen bir kişi olarak tarif ederler. Buradaki mevcud resmi ikonun da her alanda bir söz sarfediş safsatası bu bağlamda görülebilir.
İktidarlarının ilk günlerinden itibaren Naziler oldukça geniş ve ayrıntılı bir düşmanlar listesi ortaya koymuşlardır. Kendi halkını iç tehdit unsuru olarak teşhis eden Ortadoğu'nun kaba totaliter rejimlerini imrendirecek şekilde, dışarıda enternasyonal, kapitalist, Yahudi fesatçılığının yanı sıra, yok edilmesi gereken Slavlar, tembel ve kadınsı diye aşağılanan Latinler, zencilerle karışmış bulunan Amerikalılar vb., içerideyse komünistler, sosyal demokratlar, ırkı temiz olmayanlar ve liderden daha kutsal sayıldığın için Kilise, hep Nazilerin kara listesini doldurmuşlardır. Listede öncelikler zamanı değişmiş, Stalin-Hitler dostluğu sayesinde Latinler arasındaki İtalyanların listeden çıkarılmasında oluğu gibi, siyasal konjonktür, düşman tanımlarını doğrudan etkilemiştir. Nazi kampanyalarına göre Hitler'in Kavgam adlı eseri herkesin elinde bir İncil gibi olmalı, herkes onu ezberlemeli, eleştiri, ve sorulara oradan cevap aramalıydı. Kitap her yeni evlenen çifte hediye edilmeli ve olabildiğince fazla sayıda vatandaşa satılmalıydı.
Almanya'da Hitler'e bağlılığı sağlamak yolunda verilen eğitimde çocuklara şöyle and içiriliyordu: "Adolf Hitler, sana inanıyoruz. Sensiz yalnız kalırdık. Senin sayende bir milletiz. Bize gençliğimizin büyük manevi değerini, arkadaşlığı sen verdin. Bize dersi, vazifeyi ve mesuliyeti sen verdin. Bize senin İsmini, Almanya'nın şimdiye kadar taşıdığı isimlerin en azizini verdin. Onu saygı ile anıyoruz, onu iman ve sadakatle taşıyoruz. Adolf Hitler, lider ve bayraktar, bize güvenebilirsin. Gençlik senin ismindir. Senin ismin gençliktir. Sen ve genç milyonlar asla ayrılamaz."

2. İtalya
İtalyan devlet adamı ve rönesans dönemi siyasi teorisyeni Machiavelli (1469-1527) ise, İtalya'nın bölük pörçük oluşunun büyük ıstırabını duymuş ve ne pahasına olursa olsun İtalya'nın birliği için çaba sarf etmiştir. O iktidar doğruluktan, ahlaktan, dinden ve metafizikten ayrı görmüş ve devleti diğer herhangi bir kaynaktan bağımsız kendini var kılan değerler sistemi olarak ortaya koymuştur. Ona göre, devletin çıkarı uğruna her şey mubahtır. Vatanı/devleti kurtarmak için atılacak adımların meşru veya gayri meşru, insanca veya zalimce olup olmaması önemli değildir. Önemli olan devletin bekasını sağlayacak çareleri, başarıya ulaşıncaya kadar tatbik etmektir. Nitekim VI. Alexander adıyla papa olan, şahsi bir cellat ve hiç boş kalmayan bir zehirleyiciyi daima yanında bulunduran, en kuvvetli yeminlerle güven verip sonra kolayca cayabilen ve papalık makamına yükselebilmek için her yola başvuran Rodrigo Borgia, Makyavelli'nin en fazla hayran olduğu kimselerden biridir.
Faşist İtalya'nın eğitim sistemi de kuşkusuz aynı minval üzere yürüyordu. Ders kitapları ise bir ortaokul kitabından vereceğimiz şu örnekte olduğu gibi, akıl almaz boyutlardaki bir lider fetişizmi, aptallaştırma ve sürüleştirme çabasının örnekleriyle doluydu: "Dini doğmalar münakaşa edilemez, çünkü bunlar Tanrı tarafından vahyedilmiş olan hakikatlerdir. Faşist prensipler de münakaşa edilemez. Çünkü bunlar bir dahinin zihninden çıkmıştır: Benito Mussolini'nin" İtalyan faşistleri de sokaklarda sadece Faşist flama ve bayraklarını selamlamayanları değil, komünist olmanın işareti saydıkları kırmızı renkli boyun atkısı, kravat veya buluz giymiş olanlardı da hemen oracıkta acımasızca cezalandırmışlardır.

3. Sovyetler Birliği
Lenin, Stalin'teki diktatörlüğe meyyal cevheri önceden sezmiş olacak ki, sağlığının hızla bozulduğu, vefatına takaddüm eden günlerde yazdığı siyasal vasiyetinde, 1922 Parti Genel Sekreterliği'ne getirilen Stalin'in bu görevden alınmasını istemiştir.
Reklam kampanyasını Stalin de kullanmıştır. Bu amaçla Moskova Prag gibi başlıca büyük şehirler Stalin'in hep aynı kahramanca resimleriyle donatılır. Stalingrad bölgesinde halkın II. Dünya Savaşı'ndan beri basit kulübelerde ıssız bir mevkide devasa bir Stalin heykelinin inşasına büyük meblağlar harcanmasından, köylere, kasabalara, kurum ve kuruluşlara hep onun adının verilmesine kadar totaliter rejimlerdeki lider tapınmasını başlıca özellikleri burada da görülür. Stalin de şu lakaplarla anılıyordu. İnsanlığın büyük lideri, bütün emekçilerin başkanı, zaferlerimizin kahramanı, barış davasının sadık savaşçısı. En büyük barajlara ve havaalanına, ormanlara resmi ikonun isminin verilmesi de benzer bir uygulamadır.
Stalin dönemindeki manipülasyona örnek olarak 19 Mart 1934 tarihli Sovyet Yurtseverliği adlı makaleden alıntılar verelim: "Sınırsız bir sevgiyi, yurda koşulsuz bağlılığı, yurdun yazgısı ve savunması konusunda sorumluluklar yüklenmeyi dile getiren ateşli bir duygu olan Sovyet yurtseverliği, halkımızın ölçülmez derinliklerinden fışkırtmaktadır. Hiçbir zaman hiçbir yerde savaş kahramanlığı bizimkinin düzeyine çıkamamıştır. Sovyetler Birliği sınırlarına yaklaşan yabancıların, başka türlü eğitim görmüş kişilerin bu uygarlık beşiği, bu al bayraklı devlet karşısında yerlere dek eğilmesine şaşılır mı hiç? Ülkenin düşmanları üstüne bir çığ gibi yürüyüp onları yeryüzünden silmeye hazır savaşçıları, şövalyeleri, uçsuz bucaksız bir alev gibi sarmıştır ülkemizi. O, yaşamı yürütür. Zırhlı araçlarımızı, ağır bombardıman uçaklarımızın motorlarını çalıştırır, toplarımıza mermi sağlar."
1936'da Moskova'da yayınlanan bir emirle Komünist Gençlik Örgütünün güvenilir ve sadık üyeleri arasından seçilecek bir grubun dini eğitim seminerlerine gönderilmesi orada eğitildikten sonra papaz olarak çeşitli tarikat ve kiliselere dağılmak suretiyle rejimin propagandasını yapmakla vazifelendirilmeleri istenmiştir. Moğolistan Cumhuriyeti'nde Sovyetler, Budist Lamaların eğitimi seminerler düzenlemişler, buradan mezun olanlar Asya'nın dört bir yanına dağılmışlardır. Yine bu cümleden olmak üzere Vietnam, Kamboçya, Tayland ve Burma'da pek çok komünist, manastırlara ve pagodalara giden gençlere kendi doktrinlerini aşılamak üzere sarı elbiseler giymekten çekinmemişlerdir.
Despotik rejimde mesela Stalin aleyhinde fıkra anlatmak toplama kampında on yıllık mahkumiyet gibi astronomik bir cezayı gerektirirken, ceza yasaları ve suç tanımlamaları, polis devleti adına işlenen hukuk ihlallerini içermez.
Ancak Nazizmden farklı olarak Sovyet tipi totalitar yapı ırki unsurları geri plana itmesi ile öncekinden farklılaşır. Nazizmde tek ırkın yüceliği vurgulanırken Sovyetler Birliği'nde Rus ırkı en fazla abi statüsüne çıkarılıyordu.

4. Türkiye
Türkiye'deki durum öncekilerden pek farklı değildir. Orduda irticacı damgasıyla damgalanmanın ölçütleri ise artık hayli pratik düzeylere indirgenirken, mesela karısı mayo giymeyen, annesi başörtüsü takanlar, Allah'a şükür gibi ifadelerin ağzından kaçıranlar irticacı nitelemesini hak ederken içki içen ordu mensupları gerçek laik sayılmaktadırlar. Bu şekilde tespit edilen irticacıların YAŞ'ta hemen icabına bakılıyor. Katillerin, Başbakan dolandıran hırsızların bile yargılanma hakkına sahip olduğu bir ülkede Kuran'daki ifadesiyle Rabb'im Allah'tır dedikleri için bazı insanlar sorgusuz sualsiz ordudan meslekten ihraç edilmektedir. Hatta ihraç edilmekle kalmamakta sivil hayatta da iş güç sahibi olmaları engellenmektedir.
Batıcı aydın, işte içinde yaşadığı toplumda kendisine 'çoban' rolünü, halka da 'sürü' rolünü layık görüyordu. Batıcı aydın, şuuraltında köle olarak algıladığı "halk"ın efendiliğe soyunmasını "sisteme tehdit" olarak algılaması, onun şuuraltını ele veren bir "suçüstü" haliydi. Temizlikçi, köylü, dağda odun toplayan kadının başındaki örtüyü "tehdit" olarak algılamazken üniversitedeki, devlet dairesindeki ve meclisteki kadının örtüsünü "tehdit" olarak algılaması ve paranoyak bir histeri nöbetine tutulmasının nedeni de buydu. Ellerindeki iletişim araçlarını "korku" üretimi için seferber etmelerinin sebebi buydu
Hatta 1998-1999 öğretim yılının başlangıcında üniversiteye kayıt yaptırma isteyen başörtülü öğrencilerin karşı karşıya kaldığı kameralı sorgulu ikna odası gibi Nazilere taş çıkartacak bir uygulamaya dahi tanık olundu. Keza irticacı şirketler listesinin yayınlanması ile birlikte, bu listelerde irticacı lokantalara dahi tanık olundu. Keza irticacı lokantalara dahi yer verilmeye kalkışılması ve bu tür dükkan, mağaza veya holdinglere ticaret ve alışverişin yasaklanıp ambargoların tesis edilmesini de bu bağlama değerlendirecek olursak, ortaya Hitler'i imrendirecek manzaralar çıkmış olmaz mı? Bu yaşanılanların, insanların evlerine dükkanlarına "Yahudi dükkanı! Almanlar buradan alışveriş etmeyin!' diye yaftaların asıldığı, tabii Filistin'deki İsrail terörünü ve bu terörünü ve bu terörün faillerinin Nazi zulmün nasıl abartarak kullanıp durduklarını unutmamalı herkesin rejimin militanı olmak veya öyle görünmek zorunda bırakıldığı, hatta yüz ifadelerini belli etmemek için pipo kullandıkları, bu tedbirleri almayanların ise devlet memuru olamadığı, baroya üye kaydedilmediği, sık sık da ülke dışına kaçmak zorunda kaldığı Nazi, Faşist veya Stalin totalitarizminden farkı var mıdır?
Türkiye, Temmuz1998 itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde 2200 dava ile hakkında en çok dava açılan ülke haline geldi. Mahkeme kararları doğrultusunda o güne kadar 5 tirilyon tazminat öderken yine bunun iki katı bir meblağı ödeyeceği tahmin edilmekteydi.
Taktığı başörtüsünden dolayı, subay olan oğlunun orduevinde yapılan düğün törenine katılamayan ve yağmur altında kapıda bekleten anne görüntüsü sadece ordunun değil, aynı zamanda bir bütün olarak askeri bir nitelik arz eden sistemin bir özetini sunmaktadır. Dar ve elitist bir kadro tarafından zor ve şiddet temelinde kurulan ve bu minvalde sürdürülen bir sistemin, kendisini sürekli tehdit altında hissettiği halka karşı baskıcı ve totaliter bir dayatma içinde olması doğaldır. Bu tavır Kemalist ideolojinin bir gereği ve uzantısı olarak kurumsallaştırılmıştır. Dolayısıyla Kemalist ideolojinin tasfiyesi söz konusu olmadıkça nispî birtakım düzenlemeler haricinde, sistemin askeri niteliğinde köklü bir tarzda sivilleşme de mümkün olmayacaktır.
Günümüzde de Bülent Ecevit'i "vezir" yapan şeyin, totalitarizmin sac ayağı medya olduğunu; Ecevit'i umut olarak lanse ederek vezirliğe götüren siyasi atmosferin medya tarafından hazırlandığını veya yaygınlaştırıldığını artık herkes biliyor.
Aynı şekilde Merve Kavakçı'ya karşı başlatılan çirkin, iğrenç ve vahşi karalama kampanyası medya olmasaydı, hiç bir zaman başarılamayacak bir şeydi.
Kavakçı'ya yapılan saldırı kampanyası, aslında göstergebilimsel olarak Kavakçı'nın şahsında bu millete, bu milletin kimliğini, kültürünü, hafızasını oluşturan tüm değerlere, dinamiklere ve anlam haritalarına karşı yürütülmekte olan psikolojik bir savaştan başka bir şey değil.
Böylelikle medya Türkiye'de son derece primitif bir şekilde totaliterliğin, baskının, sindirmenin aracı haline gelmiş oluyor.
Sorunları rasyonel ve sağduyulu bir şekilde tartışmak yerine böylesine primitif yöntemlere başvurulması, ülkemizdeki iktidar aygıtlarının bir meşruiyet, hegemonya ve kendine güven krizi yaşadığını gösteriyor. Bu gerçeği görmek için kahin olmaya gerek yok.

Sonuç
Rönesans dönemi yazarlarından La Boetie, despot yöneticini iktidarından ve işlediği cürümlerden ona itaat eden kitleleri sorumlu tutmuş ve onlara asırlar önce şöyle sormuştu: "Siz vermediyseniz, tiran, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kara çok eli olabiliyor? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse bunları nereden almıştır? Sizin tarafınızdan verilmiş olama üzerinizde nasıl iktidarı olabilir?"
Gerçekten de tarih boyunca, totaliter nitelik taşısın veya taşımasın bütün otoriter, baskıcı ve terörist rejimler basit menfaatler ya da can veya mal korkusuyla itaati tercih eden zavallılar sayesinde ayakta durabilmişlerdir. Menfaat peşinde kolayca saf değiştiren, kendi çıkarlarına uygun düştüğünde bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyebilecek kadar onur ve erdemden yoksun olan kimseler, azgın ve ceberut yöneticilerin gören gözü, tutan eli, yürüyen ve çiğneyen ayağı olagelmiştir.
Öyleyse yapılacak şey bellidir. Egemenlerin baskıcı politikalarına karşı gücümüz oranında ve sesimiz çıktığı oranda karşı durmalıyız. Kesintisiz dayatmasına karşı gösterilen eylemlilik, 98 ele ele gösterisi hem olumlu yönleriyle hem de hata ve eksikleriyle ciddi bir biçimde değerlendirilmeli ve önümüzdeki dönemde gerek başörtüsü zulmüne, gerekse, başka baskı ve zulüm politikalarına karşı mevcut birikim ve deneyimlerden yararlanılmalıdır.
Totalitier yapı değişene kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz. Kısmi kazanımları artırmalı ve ancak direndikçe kazanabileceğimizi hatrımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü Allah Teala kafirlere yalnız kendisi değil, bizim ellerimiz aracılığıyla da azap etmek istemektedir.

Kaynaklar
Etyen Mahçupyan, "Mülayim Totaliterizm" Radikal 16.5.99.
Mesut Karaşahan, Totaliterizmin Sefaleti, İstanbul, Beyan Yay., 1998
M.İslamoğlu, " Eflatun'un "Cumhuriyet"inden, "korku cumhuriyeti"ne", Yeni Şafak, 12.5.99
Oxford Interactive Encyclopedia. Developed by The Learning Company, Inc. Copyright (c) 1997

Rıdvan Kaya, Kesintisiz Darbe Düzeni, İst., Ekin Yay., 1998
Bir gelenektir totaliterizm
  • Blogger Comments
  • Facebook Comments

0 yorum:

Yorum Gönder

Kayıt olmadan yorum yapmak için anonim, isim girmek için Adı/Url seçerek yorum yapabilirsniz.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Top