728x90 AdSpace

Yeni

18 Ekim 2014 Cumartesi

Lal Mescidi meselesi Müşerref’e olan öfkeyi artırdı

Lal Mescidi meselesi Müşerref’e olan öfkeyi artırdı ve Pakistan İslamî hareketinin de zayıflığını gösterdi
Zafar Bangash
Amerikalı efendileri ve Pakistan’ın Müslüman halkının çatışan talepleri arasında tehlikeli bir denge kurma çabası içinde geçen yılların ardından, önceki ayda patlak veren olaylar Pakistan diktatörü Pervez Müşerref’i devrilmenin eşiğine getirmiş görünüyor. 26 Temmuz’da ona yakın generaller tarafından “merhametli bir çıkış” yapma tavsiyesi geldi. Ertesi gün, yanına dışişleri bakanını bile almadan Abu Dabi ve Suudi Arabistan’a programında olmayan bir ziyarette bulundu.  Belki de üzerindeki baskıyı hafifletme konusunda siyasi bir uzlaşı için görüşmelerde bulunma ümidi içinde, sürgünde bulunan eski başbakan Benazir Butto ile görüştüğüne dair haberler, itiraf edilmen önce, daha tazeliğini korurken yalanlandı. Crescent matbaaya gitmeden önce aralarında böyle bir görüşmenin olup olmadığına dair ayrıtlı bilgi yoktu.
Müşerref önümüzdeki birkaç hafta daha bulunduğu yeri koruyup koruyamayacağı net olmasa da şu kesindir: Pakistan o gittikten sonra politikalarının sonuçları uzun süre Pakistan’ı derinden etkilemeye devam edecektir. Müşerref’in zalimane politikaları Pakistan’ı Irak ya da Afganistan’a dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıya getirmiştir: ABD işgalinin bir sonucu olarak şiddet sarmalına giren bir ülke. Lal Mescidi’ne ve İslamabad’daki Hafsa Üniversitesi’ne Müşerref’in komandolarınca 10-11 Temmuz 2007’de yapılan ve geride çoğu kadın ve çocuk yüzlerce ölü bırakan saldırı, çoğu medreseli öğrencinin memleketi ve patlamaya hazır bomba gibi olan Kuzeybatı Sınır Eyaleti (KSE)’ndeki saldırılarda büyük bir artışa yol açtı. Lal Mescidi saldırısını takip eden iki hafta içinde yüzlerce asker ve korucu (paramilitary personnel) Swat, Dera İsmail Han, Miran Şah, Kohat Hangu ve Hub (ülkenin güneyinde)’da öldürüldü. Ayrıca 17 Temmuz 2007’de avukatların İslamabad’da düzenledikleri gösteride 19 kişinin ölümüne ve 50 kişinin yaralanmasına neden olan bir bomba patladı. Görünüşe bakılırsa bu gösteride bir konuşma yapması beklenen “görevi askıya alınmış olan” başyargıç İftihar Muhammed Çaduri asıl hedefti ama bomba patladığında henüz gösteri alanına gelmemişti. 20 Temmuz’da Yüksek Mahkeme baş hâkime yönelik tüm suçlamaları reddederek Müşerref’i hedef alan bir açıklama yaptı ve Müşerref’in 9 Mart’ta baş hâkimi görevinde uzaklaştırma kararını yasadışı ilan etti. Bunu, sivil toplum örgütlerinin (legal community) yönlendirdiği Müşerref’in zalimane politikalarına karşı Pakistanlıların bastırılmış öfkelerini haftalar süren gösteriler takip etti.
ABD başkanı George W. Bush gibi, Müşerref terörizmle mücadele adına iğrenç cinayetler işlemektedir. Amerikalılar emperyal gündemlerini gerçekleştirmeyle meşgulken, Müşerref’in politikası “onların kirli işlerini yaparsa Amerikalıların onu iktidarda tutacağı” zannına dayandırılır. Amerika gibi, o da Pakistan’daki mücadeleyi kendisi gibi “ılımlılarla” (!) kendisine muhalefet eden “aşırılar” (!) arasında olduğunu gündemde tutmaya çalışmaktadır. Onun “aydınlanmış ılımlılığı” -İslamabad’daki Hafsa Medresesine yönelik saldırıdan çok önce- ona karşı siyasi faaliyet yürüten yüzlerce şüphelinin kaybolmasını ve KSE’nin ıssız kesimlerinde, Belucistan’da ve Veziristan’ın kabilelerin hâkim olduğu kesimlerinde sözde teröristlere karşı düzenlenen askeri operasyonlarda binlerce sivilin soğukkanlı bir şekilde katledilmesini de kapsar.
Uzun süredir Müşerref’i Afganistan sınırındaki kabilelerin hâkim olduğu bölgelerde “terörizm”e karşı savaşmak konusunda yeterli çaba göstermemekle suçlayan Amerikan kovboyları elbette onun Hafsa Üniversitesine ölümcül saldırı düzenlemesinden memnun oldu. Ödül olarak ABD ona iki –evet yalnız iki- F16 savaş uçağı verdi. Yine de, üzerindeki ABD baskısı hafifleyeceğe benzemiyor. ABD istihbarat şeflerinin 17 Temmuz 2007’de yayınladığı raporda, Pakistan’da “terör” ile mücadelenin iyi gitmediğini ve el-Kaide ve Taliban’ın yeniden örgütlendiği ve daha etkili saldırılar düzenlediği ifade ediliyordu. ABD, Müşerref’in bu konuda başarılı olamaması durumunda bu örgütlerle savaşmak için Pakistan’ı istila etmekle tehdit etti. ABD kuvvetleri zaten sayısız sivilin hayatını kaybettiği Pakistan köylerine düzenlenen birçok saldırıdan sorumludur. Çünkü ABD, Pakistan’da resmi olarak operasyon yapmaz. Bu saldırılardan Pakistan ordusu sorumlu tutulur hem de Lal Mescidine düzenlenen saldırıdan sonra görüldüğü gibi ordunun siyasi tepkilerle karşı karşıya kalma riskine rağmen.
Saldırıdan üç gün sonra, askerler gazeteci ya da kameraların mescid-medrese yerleşkesine girmelerine izin vermedi. Ölü ve yaralıların götürüldüğü hastanelerde de durum farklı değildi. 13-14 Temmuz 2007’de gece yarısı 73 ölünün gömülmesi hükümetin cürümünün açık bir göstergesiydi. Mezarkazıcılardan İslamabad’da sabahın altısında bir mezarlık yapmaları istendi ve onlar gecenin üçüne kadar süngü ucunda toplu mezar kazmayı sürdürdüler. Kimliği belli olmayan cesetler, üzerine bir işaret konmaksızın gömüldü. Yüzlerce umutsuz insan akrabalarını aradı ama bulmakta başarılı olamadı. Çünkü hükümet ya az bilgi vermişti ya da hiç. Birçok kimse Ekim 2005’te meydana gelen depremin ardından olduğu gibi bu olaydan sonra sağ kalan kızların da kaçırılıp fuhşa zorlanmasından endişeli.
Lal Mescidi’nin öyküsü doğru değerlendirilmeli. Grup Pakistan hükümeti ve istihbarat servisiyle yakın ilişkilere sahip Mevlana Abdülaziz ve Abdürraşid Gazi adlı iki alim tarafından idare ediliyordu. İlki kuşatmadan kaçmaya çalışırken yakalandı ve şimdi tutuklu. Sonraki ise 81 yaşındak annesi, oğlu ve birkaç kızkardeşiyle birlikte saldırı sırasında öldürüldü. Ekim 1998’de öldürülmesine kadar babaları Mevlana Abdullah, Afganistan’da cihadın hâlâ gündemde olduğu dönemde general Ziyau’l-Hak’ın yakın arkadaşı idi ve Afganlılar ABD ve Pakistan tarafından desteklenmişti. Abdullah’ın öldürülmesinin ardından, oğlu mescid-medrese yerleşkesinin yönetimini devraldı ve birbirini takip eden rejimleri desteklemeyi tercih etti. Son birkaç ayda, istihbarat elemanları tarafından kışkırtılan medrese öğrencileri, video dükkanlarına, masaj salonlarına saldırmış ve Kur'an’da mevcut olan “iyiliği emir kötülüğü nehiy” görevini yerine getirdiklerini ilere sürmüşlerdi. Onların bu davranışı rejim tarafından -kendisini aşırılıklar denizinde “ılımlı” bir lider olarak gösteren Müşerref kendisine yönelik güçlenen siyasi muhalefet tarafından alaşağı edilirse- Amerikan karşıtı “aşırı uçların” nükleer silaha sahip Pakistan’da iktidarı ele alacakları korkusunu yaymak için kullanıldı.
Lal Mescidine operasyonun ertelenmesi durumunda sorunun -Müşerref’in istemesi halinde- dostane bir şekilde çözülebileceği ve yüzlerce hayatın kurtarılabileceğini gösteren tonlarca veri var. Ne var ki, o Amerika’nın olduğu kadar kendi söyleminin de baskısı altına kaldı. Lal Mescidi öyküsü Pakistan siyasetindeki diğer iki etkeni de ortaya koymaktadır: Mevlana Fazlurrahman dahil Lal Mescidi’ndeki kardeşlerle yakın müttefik olan siyasi partilerin liderlerinin -Pakistan rejimi medreseye saldırı arefesindeyken- bir konferansa katılmak üzere Londra’ya uçmaları ve Pakistan ordusunun gerçek fonksiyonu olan Pakistan’ı ve halkı savunmayı bırakıp ABD’nin gündemine hizmet etmesi. Öyle görünüyor ki, Lal Mescidi’ne yönelik saldırı konusunda çeşitli siyasiler yargıyı göreve çağırsa da hiçbiri, çoğu çocuk sivillerin öldürülmesi emrini verdiği için insanlığa karşı suç işlemekten Müşerref’in yargılanmasını talep etme cesaretine sahip değildir. 4 Temmuz’da selden zarar gören Turbat’daki bölgeleri ziyaret eden Müşerref medresedeki din adamlarının ya şartsız teslim olacaklarını ya da öldürüleceklerini açıkça ifade etmiştir.
Ne var ki, teslim olmayı reddeden Mevlana Abdürraşid Gazi’nin cesareti takdire şayan bulunabilir. Çünkü o kendi hayatını, ailesinin, erkek kardeşlerinin yaşamlarını feda etmekten çekinmemiştir. Bunun yanında kardeşlerinin tutumları ve yöntemleri trajediye katkıda bulundu. İlk olarak, onların -şu anki dahil- birbirini izleyen Pakistan rejimleri ve istihbaratıyla yakın ilişkileri üzücü bir siyasi anlayış yoksunluğuna işaret etmektedir. Sonuç şu oldu: Pakistan’da çoğu kimse onları kendini adamış ve cesur Müslümün liderler olarak kabul etse de birçoğu da onların eylemlerinin arkasındaki motif konusunda şüpheliydi ve onları İslâm’a sıkı sıkıya bağlı kişiler olmaktan ziyade siyasi oyuncular olarak addetti. İkinci olarak da, eylemlerinin arkasındaki motif ne olursa olsun, Afganistan’daki Taliban gibi onların metodu da son derece tepki doğrucu ve öngörüden uzaktı.
Onların inancına göre İslâm’ın ölçüleri zorla ya da güç kullanma tehditleriyle empoze edilebilirdi ve İslâm’ın istediği şey; video dükkanlarını ateşe vermek, vücut geliştirme salonlarına sadırılar düzenlemek, kadınları burka giymeye zorlamaktı! Onların bu tavırları birçok kimseyi İslâm’a yabancılaştırdı. Müşerref’in onlara saldırısının daha büyük bir halk tepkisine yol açmamasının nedenlerinden biri de buydu. Halbuk İslâm’ın daha geniş bir vizyonu ve daha yüksek bir hedefi vardır.
Medreselerin kapatılmasının incelikten yoksun materyallerin ve ahlaksız davranışların artması için ortamı hazır hale getireceği doğruysa da, insanların düşüncesinde, köklü bir değişiklik olmaksızın ahlakın topluma zorla empoze edilemeyeceği de bir gerçektir. Benzer şekilde, toplumsal davranşları düzenleyen yasaların uygulanması, hükümetlerin görevidir, iyi niyetli olsalar dahi teşkilatların ya da medreselerin değil. Her video dükkanın yok edilmesi, her masaj salonunun kapatılması Pakistan’ı İslâm devleti yapar mı? İslâm toplumunun ve kurumlarının doğasını böylesine sınırlı anlamak, amaçlarına yönelik genel olarak beslenen sempatiye rağmen Pakistan’daki İslâmî hareketin sadece kısıtlı destek almasının bir nedenidir.
Bu noktayı doğru kavrayabilmek için, Rasulullah (s)’ın siretine bakmak gerekir. 13 yıl boyunca Meke’de kumarı, içkiyi yasaklayan bir emir hatta anti-sosyal bir davranış söz konusu değildi. Kur'an’ın çarpıcı mesajı insanların düşüncesini tekrar tek ilaha ibadet etmeye yönlendirecekti. Bu çoktanrılılık temeline dayalı Mekke’deki hüküm süren sisteme yönelik doğrudan bir meydan okumaydı ama Allah, Hz. Peygamber (s)’i o dönemde insanların gayr-ı ahlaki davranışlarını değiştirme emri vermedi. İlk her şeye gücü yeten Allah inançları ve dürüstlükleri güçlendirilmeliydi. Mücadelenin tabiatını bir kez net bir şekilde anladıkları zaman sonraki aşama daha kolaydı.
Günümüzde çoğu Müslüman toplumda İslâm, İslâm devletinin işlevleri ve onun nasıl kurulacağı çok az bir netlikte anlaşılmaktadır. Ne yazık ki çoğu Müslüman İslâm’ı temelde kişisel davranışlarla ilgili sınırlı kurallar bağlamında anlamaktadır. Siyasal mirasın meşruluğu, sosyal ve ekonomik adalet gibi daha büyük konular nadiren tartışılmaktadır. Bu, İslâmî partilerin “anlayışları ve bu bölgedeki siyasetleri doğrudan İslâm muhalifi olan güçlerle” ittifaka girmeye devam etmelerinin nedenini de ortaya koymaktadır. İslâm’ın emirleri salt temizlik ve necasetle ilgili değildir. Aksine güç ve otoritenin önemli meselesi olan piyasayı da düzenler. Nasıl güç elde edildiği ve bu gücün sınırlarının ne olacağı hep İslâm’ın değerler sisteminin bir bölümünü ouşturmaktadır ama günümüzde İslâm dünyasında on binerce camide verilen vaazları dinleyerek bunun farkına varabilmek zordur. Bunun nedeninin kısmen imamların (ümmeti ilgilendiren) gerçek konuları anlatmamalarını sağlamak için zalim rejimler tarafından empoze edilen katı sınırlamalar nedeniyle olduğu doğrudur ama doğru olan bir şey daha vardır: Birçok İslâmî kurum ve düşünce ekolü bu sınırlı İslâm versiyonlarını kabul etmekte ve elemanları, hatip yahut imam olduğu zaman öğrencilerini bu versiyonlara yönlendirmektedirler.
Pakistan örneği öğretici bir niteliğe sahiptir. İnsanlara umut verecek İslâm anlayışına sahip tek bir grup ya da kişi yoktur. İslâmî siyasi partiler gayr-ı İslâmî bir sistemde laik bir oyunu oynamayı sürdürmektedir. Görünüşe bakılırsa hâkim sistemin seçim sandıklarıyla onların iktidara gelmelerine izin vermeyeceğinin farkında değildirler. Cezayir, Türkiye, Ürdün, Mısır ve son zamanlarda Filistin’deki hareketlerin deneyimi sözde demokratik kurumlar ve süreçlerin gerçek hedefi konusunda Müslümanları düşünmeye sevk etmelidir. Türkiye’de olduğu gibi İslâmî bir partinin iktidara gelmesine izin verseler bile, laik düzenin güçleri onu mesajı sulandıran ve ona gayr-ı İslâmî politikaları empoze eden rahatsız edici uzlaşılara zorlamaktadır.
Çoğu İslâmî parti kendi toplumlarında İslâmî düzenlerin kurulmasını desteklemektedir fakat bunun nasıl başarılacağını anlama konusundaki dikkat çekici bir eksiklik göstermektedir. Çoğu seçim ile iktidara gelmeyi yeğlemektedir. Mısır İhvan’ı gibi bazıları da doğrudan seçime girememektedir. Onlar da başka simgeler altında ya da bağımsız adaylarla çalışmak zorundadırlar. Faaliyetleri katı bir şekilde engellenmektedir. Aynı şey Cezayir için de söz konusudur. Muhtemelen devlet kedisini tehdit altında hissetmediğinden olsa gerek, Pakistan’da İslâmî siyasi partiler yasaklanmazken bu partilerin yaklaşımları sokaktaki vatandaş için pek az ümit olmaktadır. Bundan dolayı da seçim sandıklarında berbat bir performans sergilemektedirler.
İslâmî hareketler üç konuda net olmalıdır: Birincisi, nihai hedef olan İslâmî bir devlet kurmayı doğru anlamalı ve bu konuda net olmalı. İkincisi bu hedefin gerçekleştirilebilmesi için uygun süreci anlamalı. Üçüncüsü de içlerinden; dargörüşlülükten, bir zümre ya da ekonomik menfaatten uzak muttaki bir lider çıkarmalı. Çoğu İslâmî parti bu noktaların hepsini ya da ekseriyetini kaçırmakta bunun sonucu olarak da Müslüman kitlelerde bir hayal kırıklığına neden olmaktadır. Bu saydığımız netlik gerektiren üç konuda öncelikli olarak, mümkünse namaz, oruç, sakal bırakma, tesettür  hac gibi kişisel dindarlıkla sınırlı olmayan takvanın daha geniş bir çerçevede anlaşılması gerekir. Bunlar önemli ama (takvayı tanımlamada) yeterli değil. Pakistan’da ya da başka bir yerde İslâmî partiler ve liderleri bireylere ve cemaatlere empoze edilen adaletsizliklere karşı mücadelede daha nitelikli bir liderlik sergilemedikleri ve kendi toplumlarındaki ıstırapları dindirmek için gerçek bir kararlılık göstermedikleri sürece Müslümanlar onlardan uzak  durmayı sürdürecektir.
Zafar Bangash, “Lal Masjid affair increases anger with Musharraf and exposes weakness of Pakistan’s Islamic movement”, (çev: Murat Kayacan), Crescent International, S. 212, 2007. (http://www.muslimedia.com/)
  
Lal Masjid affair increases anger with Musharraf and exposes weakness of Pakistan’s Islamic movement

By Zafar Bangash

After years of precariously trying to balance the conflicting political demands of his American masters and Pakistan’s Muslim people, events in the last month appear to have pushed Pakistani dictator General Perwez Musharraf (pic) to the verge of being toppled.  On July 26, news emerged that fellow generals had advised Musharraf to make a “graceful exit” from power.  The next day, he made an unscheduled dash to Abu Dhabi and Saudi Arabia, unaccompanied even by his foreign minister.  Reports that he met exiled former prime minister Benazir Bhutto, presumably in the hope of negotiating a political agreement that might ease the pressure on him, were initially denied, before being acknowledged. As Crescent goes to press, no details of their discussions were available.
Whether or not Musharraf is able to survive the next few weeks, one thing is certain: Pakistan will remain deeply scarred by the results of his policies long after he has gone.  Musharraf’s brutal policies are threatening to turn Pakistan into another Iraq or Afghanistan: a country descending into a cycle of violence as a result of US invasion and occupation. The assault on the Lal Masjid and Jamia Hafsa in Islamabad by Musharraf’s commandos on July 10-11, leaving hundreds dead, most of them women and children, has led to a sharp increase in attacks against the army, especially in the volatile North West Frontier Province (NWFP), where most of the madrassah students were from.  In the two weeks following the Lal Masjid assault, hundreds of soldiers and paramilitary personnel have been killed in such places as Swat, Dera Ismail Khan, Miran Shah, Kohat, Hangu and Hub (in the far south of the country). There was also a bomb explosion at a lawyers’ rally in Islamabad on July 17, killing 19 people and injuring 50 others. The “suspended” Chief Justice, Iftikhar Muhammad Chaudhry, who was supposed to speak at the rally, was apparently the intended target, but had not arrived at the rally when the bomb went off. On July 20, the Supreme Court delivered its own rebuke to Musharraf by dismissing all the charges against the Chief Justice and declaring his suspension by Musharraf on March 9 illegal. This followed weeks of agitation led by the legal community, whose campaign uncorked the pent-up anger of ordinary Pakistanis against Musharraf’s brutal policies.
Like US president George W. Bush, Musharraf is committing heinous crimes in the name of fighting terrorism. While the Americans are busy advancing their imperial agenda, Musharraf’s policy is predicated on the hope that the Americans will maintain him in power if he does their dirty work for them.  Like the US, he has tried to frame the struggle in Pakistan as being between the “moderates”—meaning people like himself—and the “extremists”, by which he means anybody who opposes him. His “enlightened moderation” includes the disappearance of hundreds of people suspected of political activities against him and the cold-blooded murder of thousands of civilians in military actions against so-called terrorists in remote areas of the NWFP, Baluchistan and the tribal areas of Waziristan, long before the very public assault on the Hafsa Madrassah in Islamabad.
The Washington cowboys, of course, welcomed Musharraf’s murderous assault on the Jamia Hafsa, having long accused him of “not doing enough” to fight “terrorism” in the tribal areas bordering Afghanistan. As reward, the US released two—yes, only two—F-16 fighter planes to him. Nonetheless, US pressure on him is unlikely to ease.  A report released by America’s intelligence chiefs on July 17 said that the fight against “terrorism” in Pakistan was going badly and that both al-Qa’ida and the Taliban had regrouped and are now more effective in carrying out attacks. The US threatened to invade Pakistani territory to fight such elements if Musharraf failed to do so; US forces have already been responsible for numerous attacks on Pakistani villages in which scores of civilians have been killed. Because the US is not officially operating in Pakistan, these attacks have usually been blamed (or credited) to the Pakistani military, despite the risks of a political backlash, as seen after the attack on the Lal Masjid.
For three days after the assault, the military refused to allow journalists or television cameras inside the masjid-madrassah compound, or to let them visit any hospitals where the dead and wounded had been taken. In a move clearly indicative of the government’s guilt, 73 bodies were buried in the middle of the night of July 13-14. Gravediggers were hustled into a cemetery in Islamabad at 6pm and forced at gunpoint to dig mass graves until 3am the next morning. The unidentified bodies were buried without notifying next of kin. Hundreds of desperate people have searched for their relatives without success, as the government has provided little or no information. Many fear that missing girls that may have survived the assault may be kidnapped and forced into prostitution, as happened in the aftermath of the  earthquake in October 2005.      
The Lal Masjid saga must be viewed in its proper context. The group was led by two ‘ulama, Maulanas Abdul Aziz and Abdul Rashid Ghazi, who had close links with the Pakistan government and intelligence services.  The former was captured trying to escape the siege, and is now in government custody, while the latter was killed, along with his 81-year-old mother, his son and several sisters during the assault. Until his murder in October 1998, their father, Maulana Abdullah, had been a close ally of General Zia ul-Haq’s military regime when the jihad in Afghanistan was still in vogue and Afghans were supported by both Pakistan and the US. After Abdullah’s murder, his sons took over the masjid-madrassah complex and continued to enjoy the support of successive regimes. In recent months, madrassah students, encouraged by intelligence operatives, had attacked video stores and raided massage parlours, claiming to be “enjoining good and prohibiting evil” as Muslims are instructed to do in the Qur’an. Their behaviour was used by the regime to raise fears that anti-American “extremists” would take over a nuclear-armed Pakistan if Musharraf, who has projected himself as a “moderate” in a sea of extremism, were toppled by the increasing political opposition to him.
There is ample evidence to suggest that the stand-off at the Lal Masjid could have been resolved amicably and hundreds of lives saved if Musharraf had chosen, but he was trapped by his own rhetoric as well as America’s pressure. The Lal Masjid saga also exposes two other factors in Pakistani politics: the irrelevance of the political parties whose leaders, including Maulana Fazlur Rahman, a close ally of the Lal Masjid brothers, flew to London to participate in a conference when the regime was on the verge of attacking the madrassah; and the military’s real function not as defenders of Pakistan and its people, but as servants of the US agenda. It is revealing that while various political leaders have called for a judicial inquiry into the mosque attack, not one leader has had the courage to demand Musharraf’s trial for crimes against humanity for ordering the killing of civilians, most of them children. While visiting flood-affected areas in Turbat on July 4, Musharraf had made it clear that the clerics must either surrender unconditionally or be killed.
However much one may admire the courage of Maulana Abdul Rashid Ghazi for refusing to surrender, and for his willingness to sacrifice his own life and the lives of his family, the brothers’ outlook and methods contributed to the tragedy.  Firstly, their close relations with successive Pakistani regimes, including the current one, and the Pakistani intelligence agencies, reflects a deplorable lack of political understanding.  The result was that while many in Pakistan may have regarded them as committed and courageous Islamic leaders, many more suspected the motives for their actions, and regarded them as political players more than men of Islamic principle.  Second, whatever their motives, their methods, like those of the Taliban in Afghanistan, were extremely counter-productive and shortsighted. 
Their evident belief that Islamic standards can be imposed by force or threats of violence, and that all that Islam requires is to burn down video shops, raid body parlours or force women to wear the burqa, alienated many more people than it attracted, which was one reason that Musharraf’s attack on them has not provoked an even greater public response. Islam has a much broader vision and higher purpose.
While it is true that the destruction of the madrassah will leave the field open for the spread of vulgar materials and immoral behaviour, the fact is that without a fundamental change in people’s thinking, public morality cannot be imposed by force. Similarly, the enforcement of laws regulating conduct in society is the responsibility of governments, not organisations or madrassahs, however well-meaning they may be. Would the destruction of every video store, and the closure of every massage parlour, turn Pakistan into an Islamic State?  Such limited understandings of the nature of Islamic societies and institutions are one reason that Islamic movements in Pakistan have only limited credibility, despite general sympathy with their aims.
To understand this point properly, one must turn to the Seerah of the noble Messenger of Allah, upon whom be peace. For thirteen years, there were no injunctions prohibiting gambling, drinking or even anti-social behaviour in Makkah. The Qur’an’s emphatic message was to reorient people’s thinking toward committing themselves to the one God, Allah. This was a direct challenge to the prevalent system in Makkah based on a multiplicity of gods, but Allah did not instruct His beloved Prophet to emphasize changing people’s immoral behaviour at that time. First their belief in Allah, the Almighty, and conviction in the righteousness of their cause had to be strengthened. Once they were clear about the nature of the struggle, the next phase would become simpler. 
In most Muslim societies today, there is little clear understanding of Islam, the functions of the Islamic State and how to go about establishing one. Unfortunately, most Muslims understand Islam primarily in terms of restrictive laws concerning personal behaviour. The much larger questions of political legitimacy and social and economic justice are seldom discussed. This is why Islamic parties continue to enter into alliances with the very forces whose understanding and policies in these areas are directly opposed to those of Islam. Islam’s injunctions are not merely concerned with tahara and najasa; they are just as concerned with regulating the marketplace as they are with the weighty issues of power and authority.  How a person acquires power and what the limits are on its use are all part of Islam’s value-system, but one would be hard pressed to realise this by listening to the sermons delivered in the tens of thousands of masajid in the Muslim world today. True, this is partly because of severe restrictions imposed by oppressive regimes to ensure that imams cannot speak about the real issues, but also because so many Islamic institutions and trends of thought have accepted these limited versions of Islam and promote them through their students when they become khateebs and imams. 
Pakistan’s example is instructive. There is not a single group or individual that has shown the level of understanding about Islam that would give hope to the people. Islamic political parties continue to play the secular game within an un-Islamic system, apparently not realizing that the dominant system will not allow them to come to power through the ballot box. The experiences of movements in Algeria, Turkey, Jordan, Egypt, and most recently in Palestine should convince Muslims of the real purpose of supposedly democratic institutions and processes. Even if an Islamic party is allowed to attain power, as has happened in Turkey, the secular establishment forces it into painful compromises, diluting its message and imposing un-Islamic policies on it.
Most Islamic parties advocate the establishment of Islamic systems in their societies, but they show a stunning lack of understanding of how this can be achieved.  Most have opted for the electoral process. Some, like the Ikhwan in Egypt, are not even allowed to participate in elections directly; they have to operate under other banners, or as independents.  Even then, their activities are severely curtailed. The same is true in Algeria. While Islamic political parties are not banned in Pakistan, probably because the establishment does not feel particularly threatened by them, their approach gives little hope to ordinary people; hence their dismal performances at the ballot-box.
Islamic movements must be clear on three issues: first, they must understand and be clear about their ultimate objective, the establishment of the Islamic State; second, they must understand the process by which this can be achieved;  third, they must generate a muttaqi leadership that operates above parochial or narrow class or economic interests. Most Islamic parties fail on all or most of these points, thus creating frustration among the Muslim masses. Before any of this is possible, taqwa must be understood in broader terms than simply personal piety represented by such routine activities as salat, fasting, keeping a beard or wearing hijab, and performing the Hajj if possible.  These are essential, of course, but hardly sufficient in themselves. In Pakistan, as elsewhere, unless Islamic parties and their leaders offer much better quality leadership in the fight against the injustices inflicted on individuals and communities, and show genuine determination to alleviate suffering and end corruption in their societies, Muslims will continue to shun them.
Zafar Bangash, “Lal Masjid affair increases anger with Musharraf and exposes weakness of Pakistan’s Islamic movement”, (çev: Murat Kayacan), Crescent International, S. 212, 2007. (http://www.muslimedia.com/)
Lal Mescidi meselesi Müşerref’e olan öfkeyi artırdı
  • Title : Lal Mescidi meselesi Müşerref’e olan öfkeyi artırdı
  • Posted by :
  • Date : 18.10.14
  • Labels :
  • Blogger Comments
  • Facebook Comments

0 yorum:

Yorum Gönder

Kayıt olmadan yorum yapmak için anonim, isim girmek için Adı/Url seçerek yorum yapabilirsniz.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Top